04 Eylül 2009 Cuma

Nerede Kalmıştık. . ?

Uzun zamandır yazamadım, sizlerden ayrı kaldım, özledim, yazasım geldi.

Konu çok zaman da var artık.

Dostlar bilir, şiire ara verdim bir süre.

Arada dökülürse onu da yazarız ama daha çok kısa yazılarla burada olacağım.

Arada bakarsanız bişeyler koymaya çalışacağım buraya.

Hepinizi öptüm.

Yanaklardan. . .

Kazara Yazar


Söz Yerel gazetelerden açılmışken yerel gazetelerin yazarlarına da dokunmamak olmaz.
Hoş onların dokunacak bir yerleri kalmamış. Çürüyen birkalem gibi neresine dokunsanız dökülüyor.
Bir kız var şehrin gazetelerinden birinde yazıyor. Hayır aslında yazmıyor. Bir haberi copy/pasta edip köşesine koyuyor altına iki teşekkür bir güzellemeyle kapatıyor köşeyi.
Hani nerde bir giriş bir gelişme ve bir sonuç. İçerik yok ki üslup olsun.
İnsan kendi kendine “Bu kızcağızın burada ne işi var?” diye soruyor. Sonra bir cevap bulamıyor ve sorusunu geri alıyor.

Gazetemde yazdım durumu. Kızı bir daha o gazetede yazdırmadılar.
İyi yaptılar.

Gazetecilik - cilik -culuk - cuk


Ulusal basında işler nasıl yürür bilmem. -Bilmek de istemem. Ya da bilirim de bilmememzlikten gelirim.-

Yerel basında işler pek yürüme safhasında değil henüz.

İmekleyenizmiz var. Çöt çöt yürümeye çalışanımız, yalpalayanımız var. Sürünenimiz var.

Gazeteciliği belediye başkanı yalakalığı, siyasilerin şaklabanlığı, onun bunun atraksiyon amirliği sanan zümrenin içinde dürüst haber yapmak delilik. Düpedüz delilik.

Zira esaslıbir röpörtajın bir kaza haberinden daha fazla ilgi çekmediği bir kentte gazetecilik yapmak nereden bakarsanız bakın kendi kendiniz kandırmak.

Ama yapıyoruz.

Bir süre daha bu iş öyle değil böyle yapılır demeye çalışıyoruz.

Görmeyen gözlere kalem sokmaya devam edeceğiz.

Olmadı gazeteyle kafasına falan vururuz.

Ya da bu şehri de terkederiz.

Gazeteciliği ve yazmayı değil. . .


26 Nisan 2009 Pazar

Dinleyici (!)

Radyoyu sürekli arayan bir dinleyici var.
İstek saati istek vermek için arar. (Makul)
İstek saati isteğim ne zaman yayınlanacak diye tekrar arar (Hadi bu da makul, olsun)
Mesaj isteklerinde telefonla arar,
canlı bağlantıda arar canlı bağlantıya katılmaz,
istek için arar, istek dışında her şeyden konuşur, duramaz biraz sonra tekrar arar.
Aradığını unutur yine arar.
---
iki gün rahatım, aramaycak. temiz bir fırça attım.
Ama iki gün sonra duramayacak yine aramaya başlayacak...
radyonun frekansını ve telefonlarını değiştirsek kurtulur muyuz?

22 Mart 2009 Pazar

İçinden Zaman Geçmeyen Bir Zamanda

İçinden zaman geçmeyen bir zamanda
İçinden hüzün geçmeyen yüzüne
Bakıyorum. . .

Başımı koymuş dizine
Gamzelerinde yüzüyorum.
Ruhuma ninni okuyor ellerin.

Ellerin saçlarımda
Dalıyorum rüyaya

---
İçinden zaman geçmeyen bir zamanda
İçinde kelimeler hapsolmuş yüzüne
Bakıyorum. . .

Başımı koyup omzuna
Ağlıyorum
-ağlıyor muyum, yok canım!-
Bir cevabın yok biliyorum
Yanağımda dudağının izleri

Ardından bakıyorum.
Mazi, film şeridi

----
İçinden zaman geçmeyen bir zamanda
İçinde kelebekler uçuşan ellerini
Tutuyorum

Bir ağacın altında
Bir battaniye gibi sararken gece
Yıldızlara isim arıyoruz.

İçinden zaman geçmeyen bir zamanda
Biz acılara bahane topluyoruz

Süresiz.

Tenhada bekler haydudun hası hasmını
Ne kadar nazik olsa da belli eder … kısmını

---

Ölü yıkayıcıların parantezlerine hapsolmuş
Ölü taklidi yapar kediden bozma kasaplar
Biz biliriz hangi gözde masum kanı donmuş
Siz, kafanız kumda, o dışarıda, saf tutun saflar

Siz küçük hemzeyi izhara koşarken
Biz vakfı mutlakta karar kılmıştık.
Dağılırken göçmen kuşlar tellerden
İbibiği gözünden vurmayı da bilirdik.

Fareli köyün zurnacısının peşinde
Kaç kedi heba oldu biz biliriz.
Sizin göğsünüzde taşıdığınız resmi
Ölü tavus kuşu kanadıyla çizen biziz.

İki delinin bir günde kazdığı kuyuya
Üç yarım akıllı aletsiz dalar.
Dört başı mamur yalanlar cennetinde
Beşi bir yerde doğruya kim bakar.

İadeli taahhütlü iltifatlar merasında
Birinin boz eşeğine kancık dedik.
Anlatamadık dokuz çobana derdimizi
Körlerin sağırlara sempatisini ne bilirdik.

Güvendiğimiz son dal koptu dibinden
Nereye dönsem bütün başlar bedensiz.
Sahte bahaneler devşirildi sahibinden
Bu izin zamansız, anlamsız ve süresiz.

!S!L!

Şuursuz vedalar kervanında..


Bu düşünce mevsiminin saçaklarına
Henüz nisan yağmurları yağmamışken
Zihinlerin açık denizlerindeki ihtimal rüyası
Şuursuz fırtınalar kabusuna dönmemişken

Ve dolunay gelmemişken güneşin önüne
Döküldü namın tenimin kızıl yüzüne
Sevebiliyorken, bakabiliyorken,
Gözümü kırpmadan, saatlerce gözüne

Eridi gamzelerinin şebneminde seherim
Namerde çalan sözün son ezberim.
Ölmedim, yenilmedim, eğreti kararına
Nezaret kılıklı odalarda geçti nekahetim.

Sabrımın sonu selamete ermedi sabahında
Şom ağızlı sualler dolaşır yanı başımda
Şişkin gözlerinin ağıt molasında vedam
Giderim sensizliğin kör bozgununda

Gamzelerini de Yanına Al

Uzun olacaktı gece…
Bir demlik çay kadar siyah ve bir paket sigara kadar yalan aynı zamanda.
Gece soğuk geçecek diyor meteoroloji.
Onlar geceden ne anlar. Gece yüreğimi yakıp geçecek.
Yalnızlığın şarkısı uzaktan usul usul duyulurken hüznü de önüne katıp gelir çaresizlik kılıklı pişmanlıklar. Birisi çaya döker içini diğeri sigaraya sarar bedenini.
“Ben de unuturum” u söyler radyo. Ben unutamam.
Unutmak nasıl bişeydir gözlerini, ruhumun sözlüklerine bakarım bulamam anlamını. Gidişin de anlamsızdı zaten deyip vazgeçerim anlam arama ritüellerinden.
Zira sorular geceleri yalnız dolaşmazlar.
“Herkes uykudayken ben neden patlak gözlerle bir çay bardağına bakıyorum” olur sol yanım. “Sebepsiz gidişlerin de bir sebebi olmalı, sebep ben değilsem ne” gelir çöker bir köşeye. “Gittiğinde kalbim ağrıyordu şimdi neden ciğerlerim ağrıyor, verem bir sevda hastalığımıdır” kendini tanıtır girerken kapıdan.
Teker teker gelir sorular birden çullanırlar üstüme. Gamzelerine saklanırım. Gülüşün aklıma gelir dağılır sorular. Bir fotoğraf yollamışsın bana, gamzelerin yok orda. Ben nereye sığınırım artık. Kaç yalan bir gamze eder ruhsuzluğunun azabında. Sensiz iyiydik biz. Sensiz gamzelerin vardı. Şimdi dönmek neden. Sorsam bir sebebin yoktur yüreğime teslim mantığımın pek bi hassas kantarında.
Gidişini kabullenmişken ve alışmışken ve inanmışken varolmadığın yalanına, içinden sen olan kaç gerçek değiştirir?
Beni kendi halime bırak. Öldün de mezarına çiçek mi koydum, ardından ağladım mı, karalar mı gidim, gitmek istediğinde sorduğum soruların cevabını bile alamamışken geldiğinde sorgusuz sualsiz kabullenirim mi sanırsın? Mülteci kampına benzer bir hali mi var bu yüreğin?
Her şey bıraktığın yerde değil. Kaç fil suratlı sualler dolaştı gittiğinden beri zücaciye dükkanımda bilir misin?
Can parçalarımı toparlamaya benim mecalim yok. Senin ise ellerini keser bu yürek.
Sen dokunma bana. Bırak böyle kalayım.
Sen de öyle kal.
Gamzelerini de yanına al.

Bir Kaç Yamalı Cümle

Yamalı bir cümle dudağında
Yar özlemlerini küle sarmış
Kulağı çınlasın namert sancıların
Geçmişin kucağında yarına sarılmış.

Yeni kaldırım taşları dizilmiş
Hatıraların çukurları üstüne
Ne olmuşta sürmeleri ıslak
Sorsam bahanesi yok yüreğinde

Birkaç kelime, birkaç soluk
Asmadığım yüzlerim sorar hesabı
Var git, yolun açık olsun
Bu yüreğin de var, sabrının miadı.

Dağılmalar...

Nem.

Ağladığını yaka cebine koyduğu mendili bilir bir de burnunu çekiştirmesine rağmen kullanmadığı nezle ilaçları bilirdi.
Hıçkırma isteğini yağmurlara tutunarak atlatır. Sorana da “Bu havalar mahvetti beni” derdi.

Gam

Düşünmek ne kadar da eziyet verici bir işmiş. Kederler yumağından bir kazak bir de kaşkol örme fikri, zihninin muzip tarafının sana sunduğu bir hediye değilse, yakında yuttuğu hapların etiketinde “çöküş” yazacağını biliyor olman da bir şey şu zamanda. En azından mantığın kalbine “eyvallah” demiyor.

Kök

Bir kazma ve belki bir balta gerek. Giden kazmalığından gitmiştir düşüncesinin kaldıracında söküp atabilir mi unutmak istediklerini kalbinden ve zihninden. Zor olacak ama bu kış bu kadar kederle geçmez. Yakmak gerek hatıraları ve pişmanlığın alevinde ısınmak lazım bir süre. Sorun da süre. Bahar geldiğinde elbet sobaya ihtiyaç kalmayacak. Yakacak bir şey de. Kalmayacak.