Görücü Usulüne Neden Sıcak Bakıyorum?


Bundan üç yıl önce bizim görücü meclisinin yoğun baskılarıyla gorucuusulu.com'a üye olmuş ve ilk deneyimden sonra üyeliğimi süresiz askıya almıştım.  (Bkz. "Görücü" başlıklı  yazım.) Zaten o günden sonra evdeki görücü meclisi de kendini feshetmiş ve "ne halin varsa gör" notası çekmişlerdi.
Bu uzun üç yıl, evlililiğe giden bütün yolları araştırmakla geçti. "Doğru aday" aramaktan heder olayazdığım bu süreçte seneçenekler arasına koymadığımız tek şık "evlilik proğramlarıdır." Ki orada aramaktansa bekar kalmak daha şirin gelir gözüme.  Sonuç olarak çemberi tamamladığımda 3 yıl önce başladığım yere geri döndüm.  Tamam, ben evlilik konusunda aşırı seçici, fazlasıyla titiz olabilirim ama yine de bir emek vardı ve başarısız olduk.
Evet, tecrübe denen en bilimsel veriler der ki; en iyi yol, bildiğiniz yoldur. Yani görücü usulü.
Yeni bir mesajınız var "Üyeliğiniz tekrar aktif hale gelmiştir. Nabeeer?"
Zihindeki önyargıları temize çekmek için, son söyleyeceğim şeyi en başta söyleyeyim; evleneceğiniz insanda evlenilmeye değer şeyler arıyorsanız şu zamanda evlenecek kız bulmak primetimeda izlenebilecek adam gibi bir proğram bulmaktan daha zor. Biraz aptalsanız zaplamaktan yorulduğunuz bir anda saçma sapan bir proğrama takılıp kalıverirsiniz de asıl seyretmeniz gerekeni bulduğunuzda artık gördüğünüz sadece jeneriktir.  "O kız mı, geçmiş olsun, haftaya evleniyor bu da sana kapak pardon düğün davetiyesi"
İşi ehline yani çevrenize bırakmak ve onların seçimlerine güvenmek daha mantıklı.
Bir de şuna açıklık getirmek gerekir sevgili meraklı okur: " Eski usul görücü yerini daha modern bir sürece bıraktı. İlk aşama "kızı görme, kızın da sizi görmesi"  ile tatlı arasındaki süreci uzun tuttuğunuz müttetce sorun yok. Zira iletişim denen şey kız ve muhtemelen erkek kardeşi ya da ablası olmadı annesiyle birlikte muhallebicide yapılan görüşmeleri tarihin tozlu raflarına kaldırdı. Bu yüzden de uzun uzun telefonda ya da nette konuşabilir ve o kişiyi tanıyabilirsiniz.  Bu yönteme eskiler "görüşçülük" diyorlarmış. Tenhada felan buluşmadıktan sonra aileler buna da sıcak bakarlarmış eski İstabul muhitlerinde. (Ben de ne araştırma yapmışım kardeşim öyle, kendi hırsımdan korksam mı acaba?)
Burada genel kanı "iyi bir işiniz varsa o sizi bulur", hatasıdır -ki bu, seçimi karşı tarafa bırakmak demektir aynı zamanda- onun da riskleri bi hayli fazladır.
Gelelim görücü dışı alternatiflere;
Eski Okul Arkadaşları: Siz hayatımı düzene koyayım diyene kadar bir çoğu okul biter bitmez zengin ya da iyi bir işi olan bir koca adayını kafalayıp evlenmişlerdir bile. Elde kalanlar ya çirkindir, ya da birini beğenmeyecek kadar burnu havada tiplerdir.
İş Arkadaşları:  Evelencek bir iş arkadaşı bulmak biraz şanslıysanız mümkün, evliliğe giden yolda  tökezlemeden devam etmek fazla şanslıysanız mümkün, evlenmek ballıysanız mümkün. Ki herkes  ballı olmuyor.
Sosyal Medya: Bu biraz riskli bir durum, Facebook'da face'inin bookunun çıktığı bilinen bir gerçek artık.  Kimin "ne ayak" olduğunu çözmek çok zor.  Orası eski arkadaşları bulma yeri gibi, tamamen kaygan bir zemin zaten. Onun yerine sürücü kursu, dil kursu hatta eş dost düğününde kısmet aramak daha sağlam temelli olurdu.  Twitter kafa uyuyumu açısından iyi fırsatlar sunuyor, aynı zamanda atılan tivitlerden kişiyi tanıma fırsatınız var. Fakat yine de bu kadar sosyal bir aday kafalarda sou işareti bırakmıyor değil. hadi diyelim "o kişiyi buldunuz" sonrasını toparlamak, devam ettirebilmek zor: "ona niye yazdın, onu niye ekledin, bununla neden konuştun, şu sana niye cevap yazdı" gibi ağır bir sınavdan geçmeniz gerekir ki, ben henüz bu sınavı geçeni görmedim.
Ve son seçenek, ilk görüşte aşk: Bir defa köşeleri dönerken yere ya da havaya bakmanız gerekiyor, sıklıkla kütüphanelere uğramak ve mümkünse elinde taşıyamayacağın kadar fazla kitapla yalpalayarak yürümek, yeşil ışık yanmadan yola çıkmak -bu çok risklidir tavsiye edilmez, filmlere aldanmayın-, alışveriş merkezlerinde sepetleri karıştırmak gibi seçenekleri olan ama bana sorarsanız bin yıl geçse de bunun olmama ihtimali Natalie Portman'ın size evlenme teklif etme ihtimalinden daha düşük bir atraksiyon.
Harcadığınız emek, zaman, para vs düşünüldüğünde görücü dışındaki ihtimaller insana pek de cazip gelmiyor sonuç olarak
Artık eskisi gibi katı görücü kuralları da yok. Biraz kendinizden eminseniz istemediğiniz kimseyle evlendiremezler sizi. Hadi diyelim gördün, beğenmeme seçeneği diye birşey var ki artık aileler bunu anlayışla karşılayabiliyor.
İşte başta söylediğim tanışma aşaması var; tatlı, nişan dönemleri. Nişan atmak bile biraz abes kaçsa da iyi bir nedeniniz varsa çok fazla da sıkıntı olmaz sanırım.  Zaten böyle şeyler görücü dışı alternatiflerde yapılan nişanlarda felan da olan birşey. Benim önerim 4-5 aylık bir tanışma evresi geçirmek.
Gelelim son olarak istatisliklere görücü usulü hala yüzde 60 gibi diğer evlilik türlerine yüzde 20 lik bir fark atmakta: Yani görücü usulüyle evliliklerde boşanmalar daha az.
Erich From "Sevme Sanatı" adlı kitabında der ki " Görücü usulü evlilik sevgiyi yaratma şansının daha fazla olduğu evllilik şeklidir."  Konuyu böyle batılı, modern bir teze de bağladık.   Sorun olursa suçu Eric froma atabiliriz. İçimiz rahat.

Sonuç olarak kendi adıma "Görücü" kurumuna sıcak bakıyorum.

Başörtülülerin Sosyal Medyayla İmtihanı


Daha şunun şurasında 10-15 yıl öncesine kadar fotoğrafı kişinin özeli sayılırdı, özellikle bayanlar için. Mesela toplu resimlere her bayan girmez –çekilenleri kenardan izler- , ya da herkese fotoğraf çektirilmez, üniversite yıllıklarına girmez, girerse de fotoğraf verilmezdi.  Özellikle kapalı bayanların bu konuda daha hassas olduğunu söylemem bile laf kalabalığına girer.
Dijital fotoğraf makineleri ve fotoğraf çekebilen cep telefonlarından sonra haliyle çekilen onca resim albümlere sığmaz oldu. Her insanın içerisinde var olan, teşhircilik,  daha masum tabirle gösteriş merakı, daha alengirli tabirle popüler olma hevesi, teknolojinin de yardımıyla hortlayıverdi. İşte o, nereye koyacağımızı bilemediğimiz fotoğrafları koymak için Facebook bulunmaz bir fırsattı birçoğumuz için.  Zira beğenme ve yorum yapılabilme özelliği sayesinde Facebook insanların içindeki zapt edilemez egoları birer birer ortaya çıkardı.
Çirkin, şişman, kısa boylu, kel, fodul, şaşı olmanızın bir önemi yoktu. Zira photoshop diye bir icat vardı ki  Blair Cadısını bile birkaç küçük rütuşla Angelina Jolie’yim diye size yutturabilirdi. (Saçları düzelt, dudakları kalınlaştır, bi de kucağına Afrikalı bir çocuk montajla tamamdır.)
Facebook ve fotoğraf denildiğinde akla ilk gelen varlıklar “Emolar” olmalı. “ Var mıydı lan böyle bir renk ”diye gökkuşağını bile hayrete düşürecek envai çeşit saç rengi, elektrik çarmış gibi duran saç şekli; yamulmuş, büzüştürülmüş dudaklar,  pazardan yağmalanmış ve muhtemelen karanlıkta bakılmadan giyilmiş, uyum kelimesini hafızadan silecek kadar uyumsuz kıyafetleriyle aynanın karşısında endamını, olmadı ellerini, o da olmadı ayakkabılarını çeken Emolar sürecin kırılma noktasıdır. Zira bu kadar berbat bir resmi herkesin görebileceği bir yere koyup sonra da  gelen yorumlara "üff snne be salak, "resim değil fotoğraf" gibi gayet bilimsel ergen özgüvenlilik halleri diğerlerini de bu konuda oldukça cesaretlendirmiş olmalı. Sonrası “Facebook’ta fotoğrafı olmayanı dövüyorlar” durumuna kadar uzanan, kaçırılmış ipin ucudur: “Zaman, mekan, hal ahval ve durum fark etmeksizin şuursuzca depolanan fotoğraflar.”
Fakat bu sürecin içerisinde kapalı kızlarımızın durumu biraz kafa karıştırır niteliktedir. Onların da bu gösteriş merakına dahil olmaları nerden bakarsanız bakın başlarına taktıkları örtüyle derin tezatlar içermekte. Zira örtünmek, kendini gizlemek, teşhirden uzak durmak kaygısı ve tabi bunun temellerini oluşturan inancı gereği örtünen kızların kendini bu kadar ortaya atması ne kadar doğru?
Kişinin kendi tercihi, kim karışabilir ki” savunması da durumu kurtarmaya yetmiyor maalesef…  Başörtüsü, onu takan kişinin ait olduğu inancı gösteren bir kıyafettir nihayetinde.  Yani başörtüsünü taktığınızda sadece kendinizden sorumlu değilsiniz, inandığınız dini de temsil ediyorsunuz. Yaptığınız bir hata sadece sizin kendi hatanız olmuyor. Sizin gibi milyonlarca Müslüman’ı da lekelemiş oluyorsunuz.
Hadi diyelim ki resim koydunuz, ya peki o cıvıklık abidesi gibi duran, şımarık tavırlar, emovari dudak bükmeler, her tür bakıştan birer adet konmuş ve hafta bir değiştirilen pozlar felan filan, uzar yani, nedir?
Tabi Durum sadece fotoğraftan ibaret değil. İşte Twitter’da yaptığı her haltı paylaşan insanlar var, ki maalesef bunların içinde de kapalı kızlarımızdan ziyadesiyle örnek görmek mümkün. Tamam, geri planda olsunlar, inzivaya çekilsinler falan da demiyoruz da her şeye de zıplanılmaz ki. O zaman farkın nerde bana onu bir söyler misin?
Ayet, Hadis paylaş, Mevlanadan Şemsten Yunus Emre’den sözler yolla, dini mesaj kaygısı taşıyan tivit at sonra da çık I'm at o AVM senin I'm at bu sahil benim I'm at o cadde şakirt kardeşimin I'm at bu sokalar da gariban Müslüman kız kardeşim olsun yaz. Yazık.
Hadise öyle bir vahim uçuruma doğru kaymakta ki, benim bu yazıyı yazıyor olmam bile duyarlı bir Müslüman’ı utandırır mı diye düşünmekteyim. Varın gerisini siz düşünün.

İktidarın İsimsiz Vekilleri Ne İş Yapar?


 TRT3’te bütçe görüşmeleri var. Vekilin konuşmasından anladığım kadarıyla –ki aslında çok da emin değilim- Meteoroloji bütçesi.
Şahsı adına söz alan vekilin 5 dakikası var. 4. dakika sonunda mikrofon kapanıyor, sonra kendin söyle kendin işit durumu devreye giriyor ki tam bir ateşten frak. Sürenin azaldığına dair mikrofonun üzerinde lipidik lipidik diye yanıp sönen ışıkları fark etmediysen konuşmanın ortasında öylece kalıyorsun –çok pis bir durum-. Cümlenin öznesini tümlecini söylemişsin, yüklemde ağzın öylece açık kalmış. Sussan içine oturacak, konuşmaya devam etsen sessiz film, daha da rezil olacaksın. İnsan utancından sonraki altı ay içinde bırak söz almayı oylamada el bile kaldıramaz, seçim bölgesine 2 yıl uğrayamaz.
Zira şahsı adına söz alan milletvekillerinin çoğu partisinde bir bakanlık bi  grup başkanlığı olmadı kıytırık bir komisyon başkanlığı dahi alamamış vekiller. Bu yüzden konuşmasını da aslında kimse dikkate almıyor. Hatta 5 dakika mola geldi diye ufaktan şekerleme yapanlar, önündeki kağıda cin ali çizenler, maillerini okuyanlar, hakkında atılmış tivitlere bakanlar –#sakaciegemen-,  ihtiyaç molasına çıkanlar ya da bi sigara tüttürüp gelenler için bulunmaz fırsat oluyor bu konuşmalar. Bu yüzden o ortamda yapılan bir hata sizin bir dahaki seçimde seçilememenize kadar gidebilecek felaketler zincirinin ilk halkasını oluşturmaya aday bir sürecin ilk adımı oluyor.
İşte, şahsı adına konuşma yapan vekillerden birisi söz alıyor, AK Parti Batman milletvekiliydi yanılmıyorsam.  Konuşmanın ilk dakikası uzun bir hitap; “başkan vekili, bakanlar, milletvekilleri, basın, ekranı başında -benim gibi- onu izleme talihsizliğine denk gelmişler falan filan. Bir ara mikrofonunu düzelten meclis görevlisine bakıyor. Adını hatırlasa onu da aradan çıkaracak.
2. dakika meteorolojinin tanımı ve etkileri konulu kısa bir ders niteliğinde geçiyor. 3. Dakikada bütçe diyor. "Evet" diyorum "sonunda konuya dahil oldu galiba", ama hayır sevgili vekil bütçenin bildiğiniz iktisadi tanımını yapıyor önündeki kağıttan. “Olsun” diyorum içimdeki Polyanna’ya göz kırparak, “belki de bu zamana kadar tanımlayan olmamıştır”. Bu tanım ve bütçenin anlam ve önemiyle 4. Dakikaya giriyoruz, sonra iktidarın iktisadi başarılarını öven 1 dakika daha var önümüzde, bir saate bedel bir zaman dilimi geliyor bana. Sonra “o yanıp sönen ikaz ışığı mı?" diye soruyorum yanımdakine. İşte tam da o sırada tüm sesler kesiliyor, bir huzur bir ferahlık bir sükunet. Allahım yaşamak ne güzel!  
Sonuç olarak biz bu konuşmada bütçeye yapılmış bir katkı bir öneri ya da ne bileyim imkânsız ama bir eleştiri göremiyoruz.
Ben hala düşünmekteyim Batmanlılar bu adama niye oy verdi?

Ekşi Sözlük Kendi Eblehliğinin Kurbanı mı?


Ekşi Sözlük'ün giriş sayfasında berbat bir Türkçe ve imla kurallarından bihaber bir bitiş cümlesi var "devletin milletini küçük düşürmesi ve ebleh yerine koyması yasaktır."
Sitenin kullanıcıları Ebleh kelimesini şöyle açıklamışlar: "dengesiz hareketler yapan, dengesiz konuşan, düşüncesiz ahmak (..)"  Sitede Peygamber Efendimize hakaret edenler -sarf ettikleri sözler itibariyle- tam da bu tanıma uyuyor.
Şeyler içerden değişir oysa, başka bir deyişle, içerden bozulur.
Bu kural, abuk sabuk bilgi kaynağı" Ekşi Sözlük için de geçerlidir.
Düne kadar Ekşi Sözlük'te çiziktirilen hakaret ve saygızlığın artık sayfa kenarlıklarından taşıp, ekrana falan bulaşmış olmasına (gereksiz konularda bağırmaktan diyelim) sesi çıkmayan kişiler -en başta kendi yazarları-  kafasını gömdüğü kumdan çıkarıp "Ekşi Eblehliğime dokunma" diye telaş içinde sağa sola koşuşturmaya başladı.
Ekşi hadsizliğin kapatılması, ya da reklamyok kampanyasındaki zamanlama manidar bulunabilir. No panic ,  bu ülkede bişey olduğunda mutlaka manidar bir zamana denk gelir zaten.  Ergenlik sivilcesi patlamamış siyasi bilinçle paniklemenin alemi yok

Sözlüğe bu zamana kadar asgari bir güven vardı. İyiydi hoştu ilişkiler. Bu yüzden oraya gerektiğinde bilgi almak için girilir ve sağı solu kurcalamadan usulca çıkılırdı. O konuda ne yazılmış, bu konuda ne yazılmış diye şuursuzca, septik bir sörf ihtimali olmayacağına göre bu hakaretleri herkesin göremesi ve yazıldığı anda tepki çekmesi pek öngörülebilir bişey değil.
Kaldı ki, Ekşi Arsızlıkta temel sorun "manidar zaman" değil, hakaret dolu saygıslık. Ortada Müslümanların Peygamberine yapılan bir terbiyesizlik varken Ekşi hakaretlerin susturulumasını istemeye gösterilebilecek en akil ve makul tepki "Bunu yapmak için neden bu kadar geç kalındı?" olması gerekirdi.

Neden şimdi sorusunun aslında basit bir cevabı var: siz zamanında otokontrolünüzü yapmazsanız birisi gelir ve en umulmadık anda ya da onun tam da istediği zamanda sizi fabrika ayarlarına yollar. Çünkü bunun olmasını siz canı gönülden istediniz, ama farkında değildiniz. Farkına varmanız için birinizin nasırlaşmış duyarsızlığınıza cuvaldız batırmasıydı.
Ekşi Dengesizliğe ayar çekmek, içindeki pislikleri temizlemek, yamulan taraflarına bir iki çekiç vurup düzeltmek daha makul olanı elbet ama öyle görünüyor ki hala özgürlüğün ne olduğunu -ki şu oluyor; kendine ve başkasına zarar vermemek şartıyla her şeyi yapabilirsin- i kavrayamamış bir yönetimin dümen suyunda kendini kapattırmak için şuursuz bir direniş gösteriliyor.
Yani bugün o yazılanlar kalkmış olsa bile yarın başkalarının kişisel alanlarına hakaretler sürmeye devam edecek. Bu durumda -malesef- elimizde kalan tek şey Ekşimiş Özgürlüğün foseptik çukuruna dökülüp üzerinin kireçle kapatılması.

"İsteyen Ekşi Sözlük'ü kapatabilir. Sağ üstte tuşu var" sloganını üstün hizmet madalyası gibi taşıyan yarım akıllı bir gruh var. İnsan biraz aptal olsa ne güzel söz diye hayran bile olabilir. Ama kaz-manın ayağı öyle değil malesef. Özgürlük bir başkasının özgürlüğünün sınırında biter. Hem ön koltuk hem cam kenarı olmaz. Zira iş isteyene kalırsa ortada isteyebileceğiniz bir durum olmaz. Mesela isteyen sözlük yazarlarının ağzını burnına bir kaçtane kapatabilir, desek hoş olur muydu? Onlarda üstte zira.
Durum gayet basit aslında, kapatılsın denildiğinde bu kadar agrasif olanlar hakaret başkasına yapıldığında ne hissetmişti acaba? Bu sorunun cevabını verebildiklerinde ortada kapansın mı kapanmasın mı tartışması diye birşey kalmayacak.

Zamanın Külleri


Kaç zaman geçmiş senle biryerlerde oturup
İnce belli bardaktan birer çay içmeyeli.
Yüzünde gamze gamze açan gülüşlerinle
Sözleri balla kesip gülle beslemeyeli.
Kaç zaman geçmiş ellerimden kayıp gideli.

Her biten şey gibi bitmedin sen aslında
Giden sen oldun kalanı emanet hafızamda.
Açtığın yaraları kapatsa da zamanın külleri
Elbet bir dirilten vardır umut kılıklı ölüleri
Çok zaman geçmiş seni umut etmeyeli. . .

Yani sen, var gibi dursan da geçmişin ufuklarında
Sanma ki bir çınar gibi kök saldın topraklarımda.
Ayağımda çürümüş bir pranga, yahut bir taş
Bir eyvallahlık hukukun var sözlerimin sonunda.
Çok sular akmış, yağmurlarında ıslanmayalı.

Hayat Bize Benziyordu . . .


Hayat bize benziyordu ışıklar sönünce
Karanlık yanlarımızı saklıyorduk birbirimizden
Ellerimizde riya hüzmeli fenerler tutuşturup
Dikenli bakışlarımızla ve çıplak ayaklarımızla
Dikenlere basmadan yürümeyi umuyorduk
Hayat bize benziyordu, biz uslanmıyorduk.

Hayat bize benziyordu bir çocuğun gözlerinde
Elimizden alınan şekerlere ağlarken en başta
Her şeye ağlamayı öğreniyorduk zamanla
Elimize vurulup alınırken hayatlarımız
Kaderimiz olurdu alkışı hak etmeyen alkışlarımız
Hayat bize benziyordu, biz umursamıyorduk.

Hayat bize benziyordu, uçurumun kenarında
Düşmeden, düşmelerin korkusuna tutunuyorduk
Görüş dediğimiz sığlıklarda boğulurken rüyalarımız.
Altımızdan çekilip alınan dağlarda gölge arardık.
Yalanları hakikat, gerçeği büyük yalan sayardık
Hayat bize benziyordu, biz aldanıyorduk.

Şimdi sen orada bir yerdesin.


                                             
Şimdi sen orada bir yerdesin ya
Şimdi baktığımda görecek
Çağırdığımda duyacak kadar yakın
Bir nefes mesefesinde olmasa da vuslat
Bir gönlü alacak kadar,
Güneşim diyecek kadar burdasın.
Fakat neden gitmiyor güneşin önündeki bulutlar?
Bir yıldız kadar kayıp, bir sual kadar cevapsızsın.
Şarkılarda kaybettiğin minik kız çocuğu
Hangi yangında bıraktıysan orada bekler seni.

Bir yanın uçurum bir yanın ben ve ellerin.
Ellerin kendi duasına amin der gibi
Yüzünü kapatır güneşten saklanır gibi..

Twitter Gündemini Didikleme Denemeleri - 2


Yazmaya ara vereli bir hafta olmuş. Eni konu bir hafta. Benim için uzun bir zaman. İnsan sevdiği şeylere ara veriyorsa mutlaka mühim bir nedeni olmalı. Benim de var. Yeni işimin telaşı alışma süreci derken bir haftayı devirmişiz ve işte bu akşam yorgunluğa “ sen beni görmemezlikten gel bu akşam”  diyerek karşınıza çıktım.
Aslına bakarsanız bir yazarın niye yazmadığını açıklaması da saçma gelebilir tabi.  Ama bu bir sorumluluk duygusu, biraz sıkıcı da gelse  bunun söylenmesi taraftarıyım. Sorumluluk almayı öğrenme taraftarıyım büyük resimde.
#filmisimleriniarmutladegistir başlığı nerden baksanız ilginç bir fikir. Zira armut gibi filimler izliyoruz son zamanlarda. Aslında izlemiyor yarıda bırakıyor desek daha anlaşılır olur. Tabi bahsettiğim Türk filmleri. Konu gayet eğlenceli oluyor Türk filmlerine armut eklemesi yapınca. Ama benim favorim Ramazan ayı düşünüldüğünde “Şeytan Armutta Gizlidir”. Tabi topiğin açılmasında yine de bir zamanlama hatası var.  Konuyu ünlü düşünür düşünür söyler Sibel Alaş’a ait bir özdeyişle kapatıyorum:  “Bi' dakika, neden film isimlerini armutla degistiriyoruz? Bir şey mi kaçırdım? Vaktimiz mi bol? Çok mu sıkıldık? Delirdik mi sonunda? Nedir?”
Bu ülkede #Nezamanbitecek diye bir soru soru sormak kendini dalgıç kıyafetsiz derin sulara atmakla eşdeğer. Biri bitmeden diğeri başlayan dertlerin ülkesinde bir şeyin bitmesini beklemek saflık değilse aptallık bile sayılabilir. Kemiğe dayanan bıçaklara rağmen bitmeyen, bitirilemeyen, siyasilerin askerlerin ellerine yüzüne bulaştırdığı ve her seferinde de daha da içinden çıkılmaz bir hal alan terör için aynı soruyu sormaktan bıktık milletçe. Siyasiler ağzında laf gevelemekten intikam yeminleri edip sabah yeminini bin kere bozmaktan bıkmamışken bitmesinden umut etmek aptallık olur. Kimse terörü yazmasın bu ülkede, kimse teori üretmesin, çözüm şu demesin. Yazarlar ahkam kesmesin muhkem köşelerinden. Başımızda bu kadar beceriksiz varken bırakın terör sorununu çözmeyi ayakkabı bağımızı çözebildiğimize d+ edelim.
Armut ye,dua et,sev. 

Vali Bey Bunlardan Haberdar mı?


Nüfus Cüzdanımı değiştirmek için Osmaniye - Düziçi ilçe nüfus müdürlüğüne gittim. Oradaki isminin Dursun olduğunu söyleyen memur eski kimliğimdeki soğuk damgayı göremediği için benim resmi sonradan yapıştırmış olabileceğimi ve kimlikte tahrifat yapmış olabileceğimi bu yüzden muhtardan değiştirme belgesi almamı söyledi.
Aslında kimlikte soğuk damga belliydi, evet ilk günkü kadar net bir görüntü yoktu ama ışığa tutulduğunda görünüyordu.  “Bakın memur bey,  diyorum,  yani ne lüzumu var şimdi oruç oruç muhtara gitmenin, damga arka yüzde gayet net belli.”
"Resmin üzerindeki görünmüyor” diye cevap veriyor.
“O kadar olsun artık diye üsteliyorum, Kimlikteki fotoğrafın aynısından bir tane de zaten sizde var, üstelik tüm nüfus bilgilerim de sizde. Sizin verdiğiniz bir kimliğin bana ait olduğunu siz bilemeyeceksiniz de beni ömründe ancak bir defa o da seçim günü görmüş bir muhtar nasıl bilsin, neye dayanak olarak bunu istiyorsunuz” diyorum. “Kardeşim sen olduğundan emin değilim” o yüzden istiyorum diye sert yapıyor.  Yani emmisi oğlu gelse, komşusu Fatma teyze gelse onları tanıdığı için damgaya falan bakmayacak. Bildiğiniz yokuş yapıyor.  Ya da en azından ben ilk başta öyle sanmışım. Beterin beteri de varmış.
Belgeyi araştırdığımda karşıma çıkan şey benim nüfus müdürlüğünde gördüğüm ağırlamadan daha farklıymış. İstenilen belge "nüfus cüzdanı talep belgesi" ki bu normal prosedür.  Yani "kimliğini değiştirmek isteyen her vatandaş muhtarlıkça düzenlenen fotoğraflı nüfus cüzdanı kayıp ve değiştirme belgesi ve bir fotograf ile birlikte İlçe Nüfus Müdürlüğüne başvurur." Tırnak içerisindeki ifade ilçe kaymakamlığının İnternet sitesinden alındı. (http:----www.duzici.gov.tr--default_B0.aspx?content=386) Oradaki her vatandaş ibaresi bildiğimiz herkesi ifade ediyor. Ayrım yapmıyor.
Bu durumda insanın aklına bazı sorular geliyor: Bu normal prosedür ise yani her vatandaştan istenen belgeyse neden herkesten alınmıyor da bazılarına "damgayı görmedim, imzayı çıkaramadım" diye pozitif ayrımcılık uygulanıyor. Madem bu standart prosedür neden nüfus memuru bunun standart prosedür olduğunu söyleyip benden belge istemiyor da beni potansiyel şüpheli gibi, sahtekar gibi, suçlu gibi "damga tam belli değil o yüzden muhtardan belge getir" diye aşağılamaya kalkıyor.
Memurların vatandaşı aşağılamasıyla ilgili (kimlik hoşuna giderse değiştir, gitmezse sahtekar muamelesi çek muhtara yolla şeklinde)bir kanun, kanun hükmünde kararname ya da bir yasal düzenleme var mı?
Yoksa iç hizmet kitapçığında işine gelenin işini yap gelmeyeni muhtara yolla yokuş yap mı yazıyor.
Muhtardan belge istemek yasal bir düzenleme ise her kimlik değiştiren vatandaştan "nüfus cüzdanı talep belgesi" isteniyor mu?
Belge istenmiyorsa kanun mu yanlışlık yapıyor memur mu ayrımcılık?
Mesela eşe dosta uzaktan tanıdığa kıyak çekilip onları yormak yerine, sorumluluğu üzerine alarak eşi dostu yorulmaktan kurtarıyorlar mı? (Kaymakamlık yazı işleri müdürü bunu neden sorun yaptığıma dair nasihat ederken neden üstüne sorumluluk alsın nüfus memuru, o da sorumluluğu muhtara bırakıyor demişti)
Bu konuda memurunuza bir yaptırımınız olacak mı yoksa bizim verdiğimiz vergilerle evine ekmek götüren bir memur bizi hala aşağılama denemeleri  yapmaya devam edecek mi, mesela başka bir dairede yasal prosedürü  işine göre değiştirilip bir rant kapısı falan yapılır mı, yoksa bu “benim memurum işini bilir anlayışı” değişir mi? Umutlanmalı mıyız?

Twitter Gündemini Didikleme Denemeleri - 1


Bugünden itibaren farklı bir deneme yazmaya karar verdik. Ben, keyfim ve kâhyası bu amaçla iftar yemeğinde buluştuk. Ben dedim ki “Bulgur pilavının tuzu sanki biraz fala olmuş, bunu sahurda yemeye falan da kalkarsak fena halde susatır.” Keyfim araya girdi “Bırak pilavı sen türlüye fokuslan. Mercimek köftesinin tadına bak”. Kahya kahyalığını yapıp “Bak balık da var efendimiss ondan almaz mısınız” diyecek oldu, hemen sözünü kestim: “Bırakın uleeyn iftar sofrasında yemek muhabbeti mi olur, Afrika’yı düşünün, Somaliyi, Sudan’ı tefekkür edin, sms çekin, bağış yapın, bilinç kazanın, olmadı susun ve yemeğinizi yiyin, hem buraya bunları konuşmaya mı geldik?

Her günün sonunda TT olmuş konular hakkında birkaç cümlelik kelam edeceğiz kendi üslubumuz ve de fikriyatımızı katarak. En başından söyleyeyim sevgili –bir ara- okur, yazdıklarım kendimi bağlar, keyfimi kelepçeler, kâhyayı sorgular en fazla. Maksat güldürmek, güldürürken de öldürmek. Tüm abuk sabuk fikrisabitleri ve de düşünceleri.
“ankaraliolmakdemek  behzat ç. Yi izlemek demektir heralde” cümlesine, cümle içerisinde geçen ‘herhalde’ belirsizliğinden daha net bir fikirle katılsam da imlası bu kadar berbat olan birinin izlediği dizi yorumundan kimse hayır beklemesin. Ankara’da Türkçe öğretmeni kıtlığı mı var? Ankaralı olmadığım için Ankaralı olmak konusunu teğet (teyet yazan da var, ben gördüm) geçmeden önce sırf içinde ismim geçiyor diye Tunalı Hilmi’de gezmişliğim var. Bir de Hüseyin Bağcı hocamın Vosvosuyla turlamamamız var ki Ankara caddelerinde, unutamam.  Oyun havaları mevzusuna hiç girmiyorum. Teğet , teyet, teyyt.
Turklereozgudavranislar mevzusuna bir dalarsak işin içinden çıkacağımız konusunda şüphelerim var. Sahura kadar konuşsak bitmez, bayrama kadar konuşsak güncelliğini kaybetmez. Lakin konu hakkında yazılanları okurken “TT'dekileri toplayıp haber yapıp habercilik yaptım diyenler var” cümlesine takılıp kaldım.
Haberciliği buraya indirgeyenler ne kadar habercilik yapmıştır da böyle bir yorum yapma hakkını kendinde bulur, hep merak etmişimdir.  “Adamlar yüz tane haber bulsun koysun, bir tane TT haberi geçsin sen de git tüm haberciliği iki TT’ye bağla. Koca koca gazeteler senin bir tivitine mi kaldı angut” diyesi geliyor insanın. Burada yazan twiti siteye koymak işin tuzu, biberi, çerezi, mezesi, fonda çalan Ferdi Tayfur şarkısı mesabesinde bile olamaz. Kaldı ki o TT’lerin birçoğu haberler sonrası oluşur.
“Buhayvanibulun” konusu en ciddi gündemlerden biriydi. Diyeceğim ama burnuma kötü kokular geldiği için bu TT’ye biraz mesafeli yaklaşıyorum.   Beşiktaş bayan voleybol takımı alt yapı oyuncusu 19 yaşındaki Nurcan İbrahimoğlu’nun dayak yemesine ait tek bir satır haber, kınama ya da sahiplenme göremedim  http://www.bjk.com.tr sitesinde .  Yetkili makamlardan bir açıklama gelene kadar konu askıda.
Kör ölürse badem gözlü olurmuş ama Arda Turan Atletico Madrid’e transfer olunca Ardaya toz kondurmayan Galatasaray taraftarlarından bir anda Twitter’da ardaya veryansın etmeye, 10 numarayı hak etmedi demeye, “küfrederek izlemektense haydi aslanım deriz artık” itirafına kadar çeşitli ağırlıkta yüklenmeler gördük.  Bir Fenerli olarak Arda’nın bizi Avrupa'da temsil etmesi, fahri elçimiz olması (bak bu lafa da bayılırım) haliyle diğer fenerliler gibi beni de mutlu etti.  Neşeli tivitler atmamız da sırf bu yüzden. Ardında başka sebep aranmasın lütfen. Tamam Kadıköy’de bir galibiyet göremeden gitmiş olabilir, Türkiye Sinem Kobal’ın o fevkaladenin terasındaki oyunculuğundan mahrum kalacak olabilir, ama tüm bunlar katlanılabilir durumlar. Transferin Galatasaray’ın şikede adının geçmesinden sonra gerçekleşmesinden sonra arkadaşa gemiyi ilk terk eden muamelesi de çekmeyelim.  Hayırlısı diyelim geçelim. Şimdilik.
İngiltere-Hollanda maçının iptali çok konuşulurken İngiltere’de çıkan olayların bu gelişmenin sayesinde Twitter dünyasında fark edilmesi ya da daha sık anılmaya başlanması ilgi alanlarımızın ne kadar sağlıklı, ne kadar sığ olduğu konusunda ciddi doneler barındırmakta. Bu konuyu da sosyologlara paslayıp günü kapatmak niyetindeyim sevgili tivit atan okur.
Elimizde kalan Engin Baytar transferi Arda Turan’ın gölgesinde kaldığı için, Deniz Arman konusu halihazırda pek de ilgimi çekmeyecek kadar sıradan olduğu için yazmıyorum.
Winnie The Pooh mezusunu da  yarına saklayalım.
O konu daha çok “su”  götürür.

Aydın Dadı Değildir.


Aziz  Nesin’i severim diyeceğim ama –popülizme el sallamanın, ısrarla mantion atmanın, pokelemenin alemi yok- şu cümleyi kurmuş bir kişinin nesini seveyim: “Bir gün bu memleketin yanağına öpücük, başucuna da bir not bırakıp gideceğim:  Notta şunlar yazılı olacak. Öyle güzel uyuyordun ki uyandırmaya kıyamadım!”

Nesine tav olmuştur da başka ideolojilerin ülkesine kaçak işçi gibi, mülteci gibi, çürümeye yüz tutmuş, su almaya başlamış, batmak üzere olan bir fikrin yük gemisinin kokuşmuş ambarında kaçmak ister bir aydın. İnandığı için kalıp mücadele etmenin aydın olmanın ta kendisi olduğunun mu farkında değildir, öyle bir aydın olamadığı için mi bırakıp kaçmak istemektedir?
Madem ülkede herkes üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi uyumakta –ya da uyutulmakta- o zaman aydınların onları uyandırma sırası gelmemiş midir?
Tam da ülke karanlığa doğru giderken yani öyleyse, öyle düşünülüyorsa, bir aydının görevi ışığıyla o karanlığı yırtıp atmak değil midir? 
Sorular, sorular, sorular. . .
Kaçmak korkaklara yakışır aydınlara değil. . .
Aydın dadı değildir ki uyuyan halkına ninni söyleyip yanağına öpücük kondurup parmaklarının ucuna basarak oradan sıvışsın.
Diyerek bir virgül atıp devam ediyorum.
Aziz Nesin holiganlarının sosyal medyada  “Büyük usta ne kadar güzel düşünüp, ne kadar güzel söylemiş.” falan diyerek sözü ha bire paylaşmaları da ayrı bir zurna tıkanması.  Ki halkını kara mizahın figüranı yapacak kadar mizahtan da anlamayan bir aydına da ancak popusu artsın diye sözünü iki saniye kadar bile düşünmeden ha bire sağa sola savuran bir güruh yakışır. Bildiğin yakışır yani. Kınamamak lazım. Uyarmamak değil.
Aydınlığınız bol olsun sevgili okur.
NOT: Eee n’apalım, bazılarının keyfini kaçırmak ve uyuşukluğunu almak da benim işim. Birilerinin yarasını kaşımayacaksak, yalpalayan kağnı tekerine tekme atıp düzeltmeyeceksek yazmanın da bir alemi yok.

Yüzümde Göremeyeceğin Hüzünler Besledim


Yüzümde göremeyeceğin hüzünler besledim
Ruhumun en susuz, en kurak, en dönemlerinde.
Yalnızlığımı kalabalıklara sakladım kimse bulmasın diye
Ve kör bir testereyle kesip attım seni makûs talihimden.
Denize ulaşmadan kuruyan derelerin çiçekleri kadar
Yüzümde göremeyeceğin hüzünler besledim.

Yüzümde Göremeyeceğin Hüzünler Besledim.


Yüzümde göremeyeceğin hüzünler besledim,
Ruhumun en susuz, en kurak, en dönemlerinde.
Yalnızlığımı kalabalıklara sakladım kimse bulmasın diye.
Ve kör bir testereyle kesip attım seni makus talihimden
Denize ulaşmadan kuruyan derelerin çiçekleri kadar
Yüzümde göremeyeceğin hüzünler besledim.

Bir Yoğurtlu Kömbe Denemesi


Benim için tüm yemekler bi tarafa Yoğurtlu Kömbe bir tarafa desem abartmış olmam sanırım. Ki bunu değil bizim ailede, çevremde de bilmeyen yoktur.
İtiraf ediyorum; evet zaafımdır, aç gözlü tarafımdır, iflah olmaz yanımdır, (Kömbeyi yiyip doyana kadar) yumuşak karnımdır .
Yoğurtlu kömbeyle olan macerama başlamadan önce zihinlerinizde asılı duran “Yoğurtlu kömbe de ne ola ki?” sorusuna cevap vermeye çalışalım.  Şekil A.da görüldüğü üzere o bir hamur işi dünya tatlısı, sofralarımızın göz bebeği, aşkların en güzeli, sırma saçlı, ela gözlü dilberi, tatlı dillisi. . . Pardon ne diyorduk, tarifini verelim diyeceğim ama siz Google’dan aratıp bakarsınız artık. Zira her yapan da güzel yapamaz bunu.
Osmaniye’nin vazgeçilmez yemekleri arasındadır kendisi. Aslında hem yemek, hem tatlı olarak da yenebilir, çayla da ayranla da yenebilir. Yanında salata da yiyebilirsiniz cacık da içebilirsiniz. Hiçbir ekstrayı garipsemez.  Özellikle eskiden Ramazan Bayramlarına has, tepsi tepsi hazırlanırdı. Hala da öyledir ama ağır bir misafir olduğunda ya da özel günlerde de yapılır.
Benim gibi evde bir yoğurtlu kömbe hastası varsa zaman fark etmez tabi.
Üniversite yıllarında okuldan tatile dönerken “yarın akşam evdeyim” diye arar eve haber verirdim. Bu açık bir mesajdı;  yoğurtlu kömbe hazır olsun. Öyle de yaparlardı sağolsunlar.
Ama dediğim gibi zaafımdır aynı zamanda. Bizimkiler ne zaman benden zahmetli bişey isteseler ya da abiler/ablalar davet etse evlerine, yoğurtlu kömbe kartını oynarlar. Ben her şeyi bırakır koşarım.
Fakat yoğurtlu kömbe beni işimden de etmiştir.
Askerliğin son günlerinde daha önce çalıştığım radyoda proğram yapan arkadaşım Kaan sürekli beni arayıp geldiğimde başlamam için ısrar ediyordu.  Ben de geldiğimde konuşuruz patronla diye geçiştirmekteydim.
Askerlik dönüşü yeni bir iş aramaktansa dönüp hemen işe başlamak mantıklı gelmiş ve Kağan’a sen bi konuş patronla demiştim.  O günlerde gerçekten radyo yeni bir elaman da arıyordu,  ama ben daha önce radyodan çıkarken bazı şartları iyileştirilmediği için çıkmıştım ve dönüp beni işe al da demedim. Teklifi oradan bekliyordum. Fakat Kaan, üzgün bir yüz ifadesiyle geldi.
“Yok, abi dedi, ben konuyu çıtlattım ama adam seni istemiyor.”  “En son sorunlu ayrılmıştık istememesi normal” diye onayladım. “Yok dedi, ondan değil de başka bir şey var, Yoğurtlu Kömbe.”
Ben şaşkınlıkla ona bakarken o iflah olmaz gerçeğimi yüzüme tane tane söyledi.
“Her akşam canlı yayında Yoğurtlu kömbeden bahsediyormuşsun, adam bu yüzden seni istemiyor.”

Bırakın Çokeşliler Yasal Üresin.


Dün akşam Tükiye’nin en stepne Televizyon kanlı Star’da son zamanların hop orada, pat şurada, çat nerde olduğu belli olamayan ve zap yaparken her an bir kanaldan ya da olmadı televizyon sehpasının altından çıkacakmış gibi duran Bir Ankara oyun havası Rasim Ozan K. ve ekürisi  ;  (Hilal C. karşısındaki “şu kadının ağzına iki tane çaksam” duruşuyla) takdirlerimiz kazanan fakat sonradan -anladık ki - her bayan konuğu için aynı hislere sahip olan Berna Laçin ikilisinin kum torbası kıvamındaki kurbanı pardon misafiri Sibel Üresin’miş.  Rasim Ozan K. kışkırtmış, Berna Laçin çıldırmış reyting tavan yapmış falan filan. 

Popüler kültür her şeyi yok edebiliyor: din, siyaset, eğitim, sanat, kültür düşünceler,  duygular, aşk, sevgi, nefret, umut. . . Örneği sonsuza uzatabilirsiniz. Zira Popüler kültürün avuçlarına düşüp de oradan hasar, olmadı 2 metrekare hasır  almadan çıkan yok.
Dün sadakatle bağlandığınız şeyden bugün bir çırpıda vazgeçebiliyor ya da bugün nefret ettiğiniz şeye yarın hayran olabiliyorsunuz.  Asla asla deme kuralını çatır çatır işleten, önüne kattığı her değeri kendine benzeten, benzetemediğini bir daha eskisi gibi olamayacak kadar hırpalayan ve aslında kendi kendini bin defa yok edip bin defa doğuran bir kültür popüler kültür.
Bugün aldığınız şeyin 1 ay sonra modası geçiyor ya da daha üst modeli  çıkıyor. Bugün severek dinlediğiniz bir şarkıyı bir hafta sonra unutabiliyorsunuz.  Kapitalizmin kucağında en şahane günlerini yaşayan Popüler Kültür, sizi her şekilde tüketen bir varlık haline getiriyor. Bunun için acılarınıza ve tatminsizliğinize oynuyor.  Siz bir süre sonra her şeye evet ya da her şeye hayır diyebilecek, kulak memesi kıvama gelebiliyorsunuz. Eğer aklınızı başınızda tutma becerisine sahip değilseniz.

Şimdi bu ikinci girişten sonra ikinci eş/çok eşlilik konusuna dönebiliriz. 
Çoğu kişi neyi tartıştığının bile farkında değil. İkinci eş kelimesini duyduktan sonra, kovanına tekme atılmış arı  ya da kıçına  şaplak vurulmuş boğa  gibi köpürüp saldırıya geçeneler  var.  Tartışmaların bu kadar hararetli geçmesinin temel nedeni herkesin tartışmaya bakış açısının farklı olmasından kaynaklanıyor.

Birincisi, 2. eşe Doğu eksenli kadın – erkek tartışmalarının tamponuna sarkmış kalmış töre kalıbına sıkışmış kuma çerçevesinden bakanlar var.  Yasal olmadığı sürece kadınlar daha az ölecekmiş, dayak yiyecekmiş ya da daha çok kendi rızasıyla evlenecekmiş gibi.  Daha az kuma gelecekmiş gibi. Sanki doğuda bu işin yasal olup olmamasına bakıyorlar ve sizin pek feminist tartışmalarınız onların umurlarında oluyor.  “Kuması olmasını kabul etmeyip ayrılmak isteyince öldürülen bir kadın var” gibi tartışmaya en absürt yorumları getirenler de bu grup. Yasal olmadığı halde, öldürülmüş işte yasal olsa daha kötü ne olabilir, mesela derisini yüzüp Türk hava Kurumuna falan mı bağışlarlar? Nedir yani bu mevzuya römorktan sarkma, atlama durumları.

İkinci grup, Kadın-erkek eşitliğinden bakanlar.  Onlar erkeğe verilen böyle yasal hakka tahammül edemiyorlar.  Yoksa onlar da biliyorlar ki “zina yasal koruma altında bu ülkede”. Nikahla falan uğraşmadan istediğin kadar kimseyle ceviz kırabilir, mercimek ayıklayabilir, yiyişebilirsin ve kimse seni bırak suçlamayı ayıplamaz bile; hatta yeni aşklara açtığın yelkenlerine magazin rüzgarıyla ha bire hava pompalanır. 
Yani kadın kendini ezdiriyorsa nikâhlı da ezdirir, nikâhsız da. Hatta nikahsız acılı ezme yaparlar da  gece alemlerinde rakı sofralarının vazgeçilmez mezesi olduğunu iş işten geçtikten sonra anlarsın.

Şimdi bir de olaya bunun dinde yeri yok falan diye zırvalayanlar, böyle bir din olmaz diye küfre balıklama dalan da var. İnkarın tatlı koynunda günlerce/aylarca  sabahlamayı seçen. İnkarının üzerine yeni reddiyeleri kuma getiren de var ki, peygamber neden birden fazla kadınla evlendi tartışmasını çıkaranlar da onlardı zamanında.  Hz. Alinin 4 kadınla evlendiğini bilmeyen Aleviler de aynı yanlışa balıklama dalanlardan.

Ben bu tartışma neden yapılıyor onu da pek anlamış değilim aslında. Zira popüler kültür insanlara öyle boş amaçlar vermiş ki, insanlar karşı olduğu şeyi tanımadan istemezük diye bağrışmaya başlıyor. Bu yüzden sen tartışmanın neresindesin diye soranlara cevabım: Ayet ve hadisler olur.  Basit olarak durum açıklanmış; Adil olmak şartıyla erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesine izin verilmiş. Bunu inkar etmek, insanı küfre götürür.

Sibel Üresini izleyenler ona köpürmeden önce “Ben gerçekten neden buna karşıyım” diye kendine tekrar sormalılar.

Zira bugün bu inkar pek bir popüler, yarın inkar ettiğini savunmaya başlayacaksın.  Demedi demeyin.

Mega Center Caprice Gold Camiine Cumaya Gitmek


Biz kesinlikle şekilci bir milletiz. Resmi görürüz ama resmin kendisinden daha net duran HD kalitesindeki anlamına gözümüzü kapatırız. Kaparız ama tefekkür etmeyiz. İsme takılır, yüzükoyun düşeriz, sonra da “ulan böyle isim mi olur” deriz. Biz şekilden şekle girene de şeklen bakan bir milletiz.

Mega Center Caprice Gold Camii ismi Türkiye’de bir ilk. Belki AVM içinde o AVM’nin ismiyle anılan mescitler ya da küçük camiler vardır, lakin böylesini Wikipedia arsanız bulamazsınız.

Mega Center Caprice Gold Camii" isimi öncelikle kendi içinde çelişkiler barındırıyor olsa da, Kapitalis ve Batı kültürüne ait çağrışımlar yapsa da, ilk anda ismini algılayana kadar üç istiğfar bir salavat getirecek zamanı heba etmemize sebep olacak gibi dursa da, tüm bunlara rağmen bir camiye böyle bir isim verilebilir mi? Bana olabilirmiş gibi geliyor.

Zira bir Müslüman camiye o camiinin isminin güzelliği için değil ibadet etmek için gider.
Dini iftar ile sahur arasında televizyondaki dini programlardan öğrenmeye kalkıp sonrada o reyting mahsulü bilgiyle -isme takılıp- hep benzer replikleri söyleyen bozuk Korsan cd pardon Müslümanların aksine, siyer kitaplarında okuduğumuz,  mescitlerde yer bulamayıp da ön saftakinin sırtına secde eden sahabeleri hatırlarsak; tarlada, dağda, tepede, kaldırımda, karton kutular üzerinde, bankta ya da temiz olduğunu düşündüğü herhangi bir yerde, namaz kılan insanların ne yaptığını anlamaya çalışırsak huzurla ibadet etmek için şekilden çok daha farklı kriterler olduğunu anlayabiliriz. Diyerek o caminin isminden mizah üretmeye kalkanlara kapak yapma niyetinde değilim ama bazen bunu da birinin çıkıp söylemesi lazım.
Yani şimdi oturup Süleymaniye Camii ile Mega Center Caprice Gold Camii arasındaki 7 farkı bulalımcılık oynamanın alemi yok. Hele konuyu İslam’ın kapitalizmle imtihan raddesine getirmenin de. . .
Ben bu tartışmaların içerisinde “Cumhuriyet’e tam yakışan bir manzarayla karşı karşıyayız” diye kinaye yapan aklı evvelin aklının bu kadar evvele gitmesine de bi hayli şaşırdım doğrusu. Mega center caprice gold ismi ile cumhuriyet kavramı arasında nasıl bir didişme, zıtlaşma, kan davası ya da siyasi bir hesaplaşma ihtimali olabilir ki? Yorulmak için yorum yapmak sadece aklı, yarım asır öncesinde kalmış köşe yazarlarına has bir yazar tıkanması değilmiş demek ki?
“Caprice'nin geçici heves geçici istek oluşu camii adında caprice için başlı basına bir kara mizah örneği değil mi?” diye soru yuvarlayan çok değerli abimiz Metin Uca’nın sorusunu 3 defa daha içimizden tekrar edip soru içindeki anlatım bozukluklarına takılmadan bu konuya da açıklık getirelim.
“Caprice” yani geçici heves, cami için bir metafor olarak kullanılacaksa “heves geçici Cennet kalıcı, hadi buyurun camiye!” sloganıyla sorun ters açıdan ters köşeye yatırılabilir, entelektüel Müslümanlar için.

Yine de bu cami isminin haklı olarak insanın içini gıdıklayan bir tarafı var.
“Bu bir PR çalışması mı, Cami otel ve AVM reklamını mı yapıyor?” diye bir soru da akla gelmiyor değil.  Fakat Yapılan basın açıklamasında “Mega Center ve Capris Gold müşterilerinin ibadetlerini yapabilmeleri için hizmete açılacak.” deniyor cami için. Bu açıklamadan sonra insanların niyetlerini sorgulamak da bize düşmez haliyle. 

Son olarak arkadaşımı o camide namaz kılmaya davet etsem bu kadar uzun bir ismi nasıl telaffuz edebilirim diye derin endişelere gark olan sevgili okurlarıma da buradan çam sakızı çoban armağanı “Hadi cumayı mega sentır caminde kılalım.” cümlesini hediye ediyorum. Sorumlu bir yazar olarak.

İstifalara Soft Bir Bakış


Nerede okudum bilmiyorum ama “Son yılların en sıcak günü” diye uyarmış meteorolojideki abiler/ablalar. (Tam da istifa edip bir yaylada emekliliğin tadını serin serin çıkaracak zaman.)
Eskiden biz çok beğenirdik, “Meteorolojiden alınan hava tahminlerine göre. . .”  diye başlayan TRT’nin hava durumu sunumlarını. Ve haliyle inanırdık da. Sonra bir gün o meşhur abi çıkıp “Donsuz günler dilerim” deyiverdi soğuk bir kış günü. Donduk kaldık ekranın başında sayın seyirciler olarak. Sonra bir daha görmedik onu ekranlarda. İstifa etti diyen oldu, emekliye ayrıldı diyen de. . .
Kendi mi istifa etti yoksa kurum sen artık dinlen falan mı dedi bilmiyorum ama bazı durumlarda ufak bir hata tüm doğruları götürebiliyor.  İnsanlar başarısız olduğunda ya da skandal boyutunda hatalar yaptığında, onurlu bir davranış sergileyerek o görevi bırakıyor. Tabi istifalar bazen bir tepki olarak da karşımıza çıkıyor.
Her iki durumda da İstifa vaka olarak önem arz edebilir ama çalışma hayatında var olan, olagelen, olduğunda dünyanın sonu gelmeyen sıradan bir kavramdır.
Sorun ülkemizde istifa müessesesinin pek işlemeyişinde ve biraz da farklı algılanışında yatıyor galiba.
Öncelikle istifa etmek, onurlu bir davranıştan ziyade “ulan ne halt etti de istifa etmek zorunda kaldı Allah bilir” imajını hala korumakta.  Zira Türk siyasi tarihinin son 80 yılında bu ülkenin altını oyanlar, hamuduyla götürenler, arsızlar, yüzsüzler; tüm yolsuzluklara rağmen koltuğuna zamkla yapışmış gibi kalmış,  istifa etmeyi aklının ucundan bile geçirmemiş. Diyelim.
Biri istifa ettiğinde ise arkasında büyük bir baskı olduğunu gördük nadir örneklerde.
Peki, neden istifa etmek bu kadar zor Türkiye sınırları içerisinde?
Başka ülkelerde istifa müessesinin tıkır tıkır işlediğini görürken bizde bunun olmaması bizim onlardan daha az onurlu olduğumuz  anlamına gelmiyor elbet.  
Bu tartışılabilir bir durum ama belli makam ya da mevkilere gelen/getirilen ve sonra da bir takım yolsuzluklara, skandallara karışan “kişilerin” o skandal patladıktan sonra oraya gelmelerini sağlayan güçler/kişiler tarafından  “Daha işin bitmedi, diyetini ödemeden nereye gidiyorsun?” tehdidiyle istese de istifa edemediklerini düşünüyorum.
Bu yorumdan sonra Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının istifalarını “Adamların emekliliği zaten gelmiş bu saatten sonra istifa etseler de her türlü giderleri var” demeye getirdiğimi düşünmenizi istemem ey sevgili okur,  bu bulanık görüntüsünden derin olduğu sanılan sığ sularda.
Genelkurmay Başkanı’nın açıklamalarında istifanın bir tepki istifası olduğunu anlıyoruz. Kurum içerisinde bu olabilir gayet normal.  İşi, kendisini en kötüye hazırlamak olan bir kurumda 4 subayın istifası bir zaaf oluşturmaz.
Fakat Türkiye gibi istifa etmenin zor olduğu bir ülkede böyle pat diye Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının istifa etmesi akla haliyle başka sorular getiriyor.
Madem istifa etmek bu kadar kolaydı, terörle mücadelede onca şehit verilirken ve 30 yılda adam akıllı bir sonuç alınamamışken hangi büyük büyük nedenden hiçbir sorumlu subay istifa etmedi.  En son 13 şehidin verildiği hain saldırıdaki zaaftan sorumlu olanlar neden istifa etmedi de görevden alınmalarını beklediler.
Ya da bu istifa kararı neden 13 asker  şehit olduğu için değil de diğer subaylar hapiste diye alındı.
Şimdi başından beri istifa diyoruz ama aslında istifa falan da etmediler, bildiğimiz emekli olacak bu paşalar. Sonra Cherokee ciplere binip paşa paşa orduevlerinin en güzel nimetlerinden yararlanacaklar. Gittikleri yerde günler öncesinden hazırlıklar yapılacak, orduevlerinin genelde geceliği tek haneli rakamlarla ifade edilebilecek fiyatlarla tutulan süit odalarında kalıp emekliliğin keyfini sürecekler.
Şimdi bu generallerin istifası pardon emekli olmaları TSK’yı zaafa sürükler mi?
Bence sürükler.
Bu mevsimde Ordu evlerinde ya da Sosyal Tesislerde boş süit oda bulmayı siz kolay bir şey mi zannediyorsunuz?

Yolda Arıza Çocuk Halleri


Sabah Osmaniye’den İskenderun’a geçeceğim.
Minibüs henüz boş.
Tekerin üzerine gelmeyecek tek koltuklardan birini seçiyorum. Sabah erken kalkarak kaybettiğim bir saatlik uyku istihkakımı bu 1.5 saatlik yolda doldurmam lazım. Kimse rahatsız etmesin istiyorum. 
Ne mümkün.
Yollarda en çekilmez şey nedir derseniz hiç tereddütsüz huysuz çocuklardır, derim.
İşte onlardan biri annesiyle içeri dalıyor.  Sinirli suratı ve aldırmaz hali benim uyku programımı ertelemem için yeterli neden değil.
Annesinin oturduğu koltuğun yanındaki koltuğa kendinden emin pozlarda bir güzel yerleşiyor.  Seçimde yüzde 10 barajı yüzünden bağımsızdan seçilmiş vekillerin “Al işte buradayım ahanda bu koltuk benim” mesajı içeren koltuk pozunun iki beden üzerini düşünün siz. Demirel bile öyle kaykılmadı henüz hiçbir koltuğa.
Çocuk koltuğuyla duygusal bağlar kurarken, ben de sabah telefonun sesiyle bölünen o güzel rüyanın devam filmini izleyebilme umuduyla başımı koltuğa usulca bırakıyorum.  Bir süre sonra artık uyumaya hazırım.

Tam gözlerimi kapanmaya razı etmiş ve uykuyla aramada birkaç saniyelik zaman kalmışken birden “haayır” sesiyle kendime geliyorum.

Durum şu: Minibüs neredeyse dolmuş. Yani çocuğun oturduğu koltuk ve onun karşısında duran tabureyi saymazsak.
Yaşlı bir teyze ve o teyzenin peşinden hiç ayrılmayan bir amca –ki kesin kocasıdır-  minibüse binmiş oturacak yer telaşındalar.
Amcayı tabureye yerleştiren teyze kendine daha iyi bir mekân arıyor ki bunu bulması pek uzun sürmüyor. Çocuğun oturduğu koltuk kolay bir hedef onun için. Minibüs şoförü de koltuğa para vermeyecek bir çocuktansa koltuğun parasını fazlasıyla hak edeceği bir müşteriyi tercih eder bir bakışla teyzeye yol gösteriyor.
Anne minibüs baskısına maruz kalmamak için çocuğa, “oraya teyzen oturacak sen gel kucağıma otur” diyor.  Teyzenin kendine boş bir koltuk bulma operasyonu tıkır tıkır işlemeye başlıyor.
Ama herkesin göz ardı ettiği bir gerçek var; ufaklık iflah olmaz bir arıza çocuk çıkıyor.
Çocuk koltuktan kalkmak istemiyor. Annesi orantılı güç kullanıp çekip alıyor çocuğu kucağına.
Ama çocuğun koltuk sevdası bitecek gibi değil.
“Ben koltuğa oturacağım” diye annesinin kucağında patırdıyor.
Anni önce güzellikle durumu izah ediyor, demek isterdim ama belli ki çocuk o güzellikle izah aşamasını çoktan aşmış tehditle sindirme döneminde.
Hem de ne tehdit. Çocukların bir numaralı kabusu iğne. 
-Sus artık yoksa iğne geliyor ha!
Ama o da ne? Çocuk bu tehdidi pek de aldırış etmiyor. Bağırma ve tepinmeleriyle minibüsü ayağa kaldırmaya devam ediyor.
Belli ki zamanında kaç defa haylazlıkları karşısında benzer tehditler almış ve bunların gerçekleşmediğini görünce artık bu tehdidi de pek umursamamaya başlamış.
Arsızlığın son noktası neredeyse.
Anne bakıyor kendi tehdidi bir işe yaramayacak yeni stratejik ortak arıyor: “Teyze iğneci, susmazsan sana iğne vuracak” diye işkembeden tehdit yolluyor.
Koltuğa oturmanın keyfiyle “İğne çantamda” diye annenin yanında saf tutuyor teyze.
Çocuk “Vız gelir tırıs gider sizin tehdidiniz” kıvamında “koltuğa oturacağım” nidalarıyla kutsal direnişine devam ediyor.
Anne elindeki son kozu oynuyor. “Amca sana iğne vuracak.”
Sağlık bakanlığı sokakta iğne falan mı dağıtıyor. Ne mendebur bir iğneymiş herkeste de var.

Amca yani teyzenin taburedeki kocası bu savaşta annenin yanında olmak istemiyor.
Onun bu krizi atlatmak için daha barışçıl bir çözümü var.
Ya da daha stratejik diyelim.
“Gel buraya otur” diyor, ikili taburenin yanındaki boşluğu göstererek.
Çocuk bir teyzenin koltuğuna bakıyor bir tabureye.
Alternatif bir koltuk onun isteğini karşılasa da amacına ters.
Bu yüzden mecburen yenilgiyi kabul ediyor ama…
“Hayır” diyor.
Son tercih annenin kucağında kalmak.

Benim uyku mu? O gürültüde bir yerlere kaçtı ve yolun sonuna kadar bir daha uğramadı…

Amy Winehouse Vakasına Farklı Bir Bakış


Bir ikindi üzeriydi yanılmıyorsam. Okunan sela sesine endişeyle kulak kabarttık. Ölen sınıf arkadaşımdı. Daha gençliğinin baharında bir öğretmendi, bizim oraların gözde mesleklerinden yani.  İntihar ettiğini öğrendiğimizde ise şaşkınlığımız bir kat daha artacaktı. Zira bir borcu vardı ama bunu ödemesi için evi ya da arabasını satması yeterliydi. O kendi hırslarına kendini feda etmeyi seçmişti.
Cesedi günler sonra bulundu. Kokudan oğluna sarılamamıştı bile annesi. İnsanlar burunlarını tutarak kaldırmıştı cenazeyi.
Sebep ne olursa olsun intihar edecek kadar bencil bir insan vefayı, güzel bir cenaze törenini bile hak etmiyor belki de. Ölen kendini kurtarmıştır ama peşinde bıraktığı, anne babasına, kardeşlerine, akrabaları ve dostlarına tarifsiz acılar vermiş, arkasında perişan olmuş insanlar bırakarak gitmiştir.
Allah’ın verdiği canı Allah alır mevzusuna girmiyorum bile. Bana katılırsınız ya da katılmazsınız ama kendine ve en sevdiklerine, düşmanının bile yapamayacağı bir kötülüğü yapan bencil ruhların saygıyı hak ettiğini düşünmüyorum.
Yüzbinlerce hayrana sahip bir şarkıcı, bir rol modeli olarak Amy Winehouse’un öleceğini bile bile aşırı dozda uyuşturucuya devam etmesi intihardan başka bir şey değil. (“O gece  içkinin yanında ecstasy, kokain ve ketamin isimli uyuşturucu maddeleri alıp daha sonra vücuduna enjekte ettiği eroinle sonunu getirmiş.” Sonunu getirmiş ifadesi, haberciye ait.) Aldığı yüksek dozu vücudunun kaldıramadığı vs açıklamalar, intihar değil demenin sevimli bir açıklaması sadece.
Dünyada, şartları ondan kat kat kötü olan milyonlarca insan var. Bir ekmeğe muhtaç yaşayan, açlıkla boğuşan, terör korkusuyla uyuyamayan, hayatında hiçbir hayaline kavuşamamış, aksine her gün daha kötüsünü görmüş insanlar yaşıyor yeryüzünde.
 Şimdi çıkıp bana kimse Amy’nin, bu onun tercihi ve dünyaya başkaldırısı, sebepleri vardı masalı anlatmasın. İntihar etmesi için birkaç sebebi varsa etmemesi için yüzbinlerce sebebi –seveni- vardı.
Oysa o, hayranlarını elinin tersiyle bir tarafa itti, uyarıları dinlemedi, annesinin yalvarışlarını, babasının çırpınışlarını kulak ardı etti.  Ve “Dünya umurumda değil” diyerek öyle bencilce ve vicdansızda bir ölümü seçti ki bir törenle gömülmeyi bile hak etmiyor belki de. Bilemeyeceğim, bu onu sevenlerin sorunu nihayetinde.
Fakat benim anlatmak istediğim konu bambaşka. Belki “su testisi” yorumu ağır gelmiş olabilir birilerine ama aslına bakarsanız bu vaka karşısında o yorum masum bir tepki bile sayılabilir. Zira testi, ne taşıyacağı suyu ne de yolu ve taşıyıcısını seçme şansına sahiptir.
Amy vakasında “kırılmaya” giden sonda sorumluluğunun büyük bir kısmı ona ait.
Böyle bir vaka karşısında insanların bu durumu sanki  çok doğal bir şeymiş gibi, sanki trafik kazası geçirmiş, sahneden düşmüş başını çarpmış, kanserden ölmüş, kalp krizi geçirmiş, kırda koşarken ayağı  takılıp başını taşa çarpmış ölmüş gibi…, sadece üzüntüyle karşılamaları ne garip, ne acı. Bu nasıl bir umursamazlıktır, nasıl bir “o yaptıysa haklıdır” patentli hayran olmamalara doyamama halidir, bu nasıl bir beyin uyuşması, gözü kapalı kabullenmedir?
Ünlü bir yıldızın da sıradan bir ölümü olabilir oysa.
Onun sıradan olmayan hali, şarkıcılığı, starlığı vs. ne onun hatalarını görmemezlikten gelmeyi ne de bu hataları sıradan vaka olarak kabullenmeyi haklı çıkarabilir.
Zira onun ünlü olması tüm bunların aksine bir sorumluluktur ayrıca. Onun her yaptığını taklit eden, haklı gören, ona benzemeye çalışan fanları ve hayranları için bu ölüm her şeyden önce örnek bir vaka olmalı. Ders alınacak, aynı hataya düşülmeyecek. . .
Medya mevcut davranış tarzının aksine bu olaydan sonra en fazla bunun üzerine eğilmeliydi bence.  Tıpkı sigara karşıtı kampanyalarda kullanılan, sonu gösteren resimler, videolar gibi bu ölüm,  uyuşturucunun ve alkolün insanı ne hale getirebileceğine en çarpıcı örnek olarak sıcağı sıcağına anlatılmalıydı insanlara.
Belki o zaman bir yıldızın ölümü başkaları için bir kurtuluş olabilir, anlam kazanabilirdi.

Belki o zaman popüler kültür kendi kapısının önünü süpürmeyi öğrenebilirdi.

Bırakıp Gitmek Çok mu Zor?


Çocukluğumda okuduğum yazarları hala gazetelerin köşelerinde görüyor olmak insanı değişik duygulara gark ediyor.  Bazılarında seviniyorum, bazılarına mütemadiyen üzülüyorum, bazılarını görmeye bile tahammül edemiyorum, niye hala yazıyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Hatta, medya patronlarının okura işkence çektirmek ya da bir an önce o gazeteyi okumayı bırakmamız için onları orada tuttuğu kanaati varayazacağım neredeyse.
Yaşlı insanlara mahkûm olmak güzel ülkemin makûs talihi olsa gerek, diyeceğim ama yaşlı politikacıları seçen de bizim halkımızdı yıllar yılı. Demek ki bizde de sendromlara doyamam durumu mevcut. Güniz Sokak sendromu da var misal, henüz adını komaya bile utandığımız.
Elbette ki tecrübe, çevre,  falan filan, bunun farkındayım ama bu kadar fazla tecrübe de insana temcit pilavı tadı veriyor Amcabey. Yazarın da zeki çevik aynı zamanda sadece 60 yaşını geçmeyenlerini görebilsek gazete sütunlarında fena olmazdı. Düşünün işte Cumhuriyet Gazetesi yazarlarını takip ediyorsanız kendinizi 80 yaşında hissetmeniz pek ala mümkün ki bunun psikolojik tedavisi de yok maalesef.  Yazının bir yerlerinde birden 10. Yıl marşı çalacakmış tedirginliğinde okumalar felan.  Tehlikenin farkında mısınız?
Türk gazetelerinde 60 yaşını devirmiş köşe yazarı sayısı 40’ın üzerinde ki bu sayı yüksek kalibreli köşecilerden seçilmiş olup, -dikkatinizi bu tarafa alayım- spor, tv, magazin vs. gibi diğer mahallenin yazarları bu istatistiğe dâhil edilmemiştir. Benim naçizane görüşüm bu yazarların yerini genlere bırakıp, bir sahil kasabasında toprakla uğraşmaları, olmadı anılarını yazmalarıdır.

Tabi hemen burada bir şerh koyalım; 60’ın üzerindeki her yazar kötü yazıyor diyemeyiz. Mesela bir Engin Ardıç yazmayı bıraksın istemem. Onun mizahi tarzıyla yakın tarihi didik didik eden yazılarının bir benzeri henüz yazılamadı. Hakkı Devrimin de kalması taraftarıyım. Türkçe hassasiyeti için. Yavuz Donatı küçüklüğümden beri okurum, o da henüz yeri doldurulamayacak kadar farklı bir tarza ve siyasi iletişim yeteneğine sahip. Kararsız kaldıklarım arasında Fehmi Koru var ki; aslında bende yeri büyüktür. Onun yazılarıyla büyüdüm nerdeyse ama o da eski tadı vermiyor.  Hıncal Uluç ve Bekir Coşkun’u ben pek sık okumasam da hala onlarda bir şeyler bulan azımsanamayacak bir okur kitlesi var.
Okurun değişimi sevmeyeceği fikriyatına haiz köşeciliğin çınar ağacı mesabesindeki kana(a)t önderlerinin aksine genç yazarların gazetelere artı değer katacağı kanaatindeyim. (Kanatsa kanat, tüyse tüy, kılsa yumak, yumaksa kedi, uzar yani. ) “Ben çekilmem siz şimdi yapamazsınız, ortamı bilmiyorsunuz, kimseyi tanımıyorsunuz, okur da benim yerime seni görünce şaşırır, sonra gazeteyi bir daha okumaz,” demeye getirmeler, okuru da kendisi gibi hala değişmemiş sanmalar. Tamam yazmak ve bunu birilerinin okuması vs. tarifsiz ve de her mesleğe nasip olmayan duygulardır ama insan 'Rabbena'dan başka dua da bilmeli.  

İnsan, yanındaki hayat arkadaşından sıkılıyor ve evliliği canlandırmak için yeni atraksiyonlar arıyorken,  40 yıldır aynı yazarı okumaktan pek ala sıkılabilir. Ve bu durumu değiştirmek için de yazarın yapabileceği hiçbir şey yoktur.  Düşünsenize artık; yazının başlığına bakıp giriş, gelişme ve sonuç bölümlerini gözünüzde canlandırabildiğiniz. Hangi noktalama işaretini yanlış kullanacağını, hangi kelime kalıbını kalemine doladığını, birazdan yazının içinde bir yerde kime sarmaya başlayacağını tahmin edebildiğiniz bir yazarı okumanın neresi heyecan verici olabilir ki?

Hala daktiloyla yazı yazıp Faksla yollayan, bir mail adresine bile sahip olmayan, 1930’ların Türkiye’sinde yaşadığını düşünen,  yeni şeylerden hazzetmemekle birlikte yeniliklere de köşesine sırtını dayayıp mütemadiyen ayak direyen yazarlar bilsinler ki kenara çekildiklerinde yerlerini dolduracak ve işini hakkıyla yapacak genç kalemler var. 

Ahmet Hakan'ı Anlayamama Klavuzu 1. Cilt

Sevin ya da sevmeyin, hayran olun ya da nefret edin, olmadı önce nefret edin sonra sevin ve birlikte köylerde pardon koylarda saklambaç oynayın, ama şunu kabul edin ki Ahmet Hakan Coşkun (Bundan sonra “Ahmet Hakan” olarak geçecektir.) farklılığını ilginç kılabilmiş bir kişilik, Türk köşelecilik endüstrisinden iletişim fakültelerine pas edilmiş harika bir muz orta, tez konusu olmaya aday bir vakadır.

Tabi insan bunları yazarken biraz içi acışıyor. Nerde o mazinin kah iskelesinde başı önde mütevazi mütevazi dolaşan kah sancağının dibinde ufuklara bakarak poz veren  cool  ve de daha dingin Ahmet Hakan;  nerde Twitter’ın  derin sularının sarhoşluğunda kendini kaybetmiş twitlemelere doyamayan, malzeme çıksın diye o bar senin bu Alaçatı benim, o tekne Gani Müjdenin - ona binemeyiz-, olmadı gidelim Cenk Eren’i izleyelim, yeni aşklara da yelken açalım  - Gani Abi çok inatçı çıktı, Ece’yi arayalım- modundaki Kendi Magazinini Kendin Yap-Sat AŞ. ceosu  hiperazzi Ahmet Hakan. Cümle uzamaktan kopacak nerdeyse.
Ben genel görüşün aksine Ahmet Hakan’ın (ki bundan gayrı “ahmethc” olarak geçecektir.) muhafazakâr sağdan sola yapmış olduğu keskin manevranın sonucunda bu hale geldiğine katılmıyorum. Zira öncelikle bizdeki sol anlayış orijinal solun korsan yazılımı bile sayılmaz. Sonra,  çekirdekten yetişmiş Muhafazakarların dini vecibelerini terk etmesi her zaman ahmethc etkisi yapmıyor, yolunu şaşırmış bünyelerde. Kaldı ki ahmethc solculuğuyla değil soluk soluğa o gündemden bu gündeme zıplamasıyla meşhur bir medya kan-gurusudur. Ve kesesinde daima Twitter’daki yoldaşlarına en lezizinden bir makbule, olmadı bir melemen çıkartabilecek malzemeye sahiptir.

Allah var Twitter’ın hakkını fazlasıyla veren ünlülerdendir kendisi. ahmethc’ın olmadığı bir Twitter çaysız yenen simit gibidir. Yokluğunda bir şekilde idare edersiniz ama varlığı ayrı bir keyif katar.
Aslında Twitter ’da ahmethc’ı (bilahare AHC olarak geçecektir.) popüler yapan şey “seni Allah kahretmesin” yaklaşımıdır.  Onu takip edenlerin ve yazdıklarına cevap verenlerin yarıdan fazlası ondan hazzetmeyenlerden oluşuyor olması bir paradoks değildir. Aksine tam da insan doğasına uygun bir durumdur. Zira insan sevmediği şeyi söylemeyi sever.
Bunun yanında onun takipçi kitlesi geçenlerde silikonlarını gösteren zanaat erbabından biraz farklılık arz ediyor. Genel olarak daha entelektüel diyelim, boşlukları siz doldurun. İşte belki de sırf bu yüzden biraz hiperaktif biraz da mazoşist bir yapıya sahip olan yazarı sosyal medyada enteresan twitler atmaya zorlayan neden de bu kitle olabilir mi?
“Öz sürgününde garipsin, öz tatilinde parya.”  diye yazan ya da bir tivitinizi “sığ mı, derin mi, boy versek gelir mi?” diye saatlerce tartışan bir takipçi kitlesini sıradan mevzularla tutabilir misiniz? Tabi burada sıradan olmamaktan kastımız ilginçlik. Yoksa kimse ondan ne Serdar Kuzuoğlu gibi yeni haberler ne de Emre Uslu gibi derin analizler ve komplo teorileri bekliyor.
Yoksa AHC takipçilerine pek de bir artı kazandırmıyor. Eğleniyor, eğlendiriyor, tartışıyor; dertleniyor yazıyor, sinirleniyor yazıyor, arada başı derde giriyor, bazen  “hadi uyuyalım” diyerek bir anne kan-guru şefkatiyle followlarının üzerini örtüyor, ama olmuyor uyku tutmadı deyip tekrar başlıyor yazmaya.

Görünen o ki Twitter Ahmet Hakan için vazgeçilemez bir alan olup çıkmış. Yoksa bazen öyle tepkiler alıyor ki her insanın ha deyince sindireceği ve kaldığı yerden devam edebileceği bir durum değil.
 Yazıma AHC (mütemadiyen “O” diye geçecektir) tarzı cümlelerle nihayet vermek istiyorum sevgili okur.
O sadist olmayı beceremeyen bir mazoşisttir.
O kaybettiği dinginliği coşkuda arayan bir hiperaktiftir.
O acemi magazinlemeleriyle magazine gündem olandır.
O alkışı da, ihaneti de aynı minval üzerine dizendir.                 
O kapalı genç kızların Retweetcisi, akıncıdan bozma şövalyesidir.
O kara mizahı da fıtık edecek ayarsızlıkta kara mizahçıdır.
O Twit yazmaktan tatilde yorulan yegâne insandır.
O ne etmişse bu post modern zamanlarda kendine etmiştir.

Orta Sınıf Ünlülerin Twitter ile İmtihanı -1

Twitter’ın sosyolog ve psikologlar için inanılmaz doneler barındırdığı su götürmez bir gerçek. Hatta felsefeciler, antropologlar, filoloji uzmanları, kardiyologlar, veterinerler, kabzımallar ve de nohut-pilavcılar için de öyle olabilir. Bilemeyeceğim artık. 

 Daha önce, sadece askerde gördüğümüz farklı insan türlerinin elit bir versiyonuyla burada hemhal oluyoruz hayretlerimizle. Bu durum biz sıradan insanlar için ne kadar hayret verici ve bazen de kimya bozucu etkiye sahipse, ünlüler söz konusu olunca birkaç kat fazla senkron kaymaları yaşatabiliyor. Yani en azından biz “Bu tanıdığımız ünlü şahsiyet hakkaten bu mu yoksa feyk mi?” diye düşünmeden edemiyoruz başta. Lakin alışma, kaynaşma ve enseye tokat aşamalarında ‘Evet bu gerçekten o ama o bu mu şimdi yani‘ ye kadar inebilen hayal kırıklıkları da olabiliyor.
“Orta sınıf kıvamındaki ünlüler” için Twitter fena halde bir sınanma yeri.  Tarkan, Sezen Aksu gibi best seller olmuş ünlü isimlere burasının katacağı çok fazla şeyin olduğunu düşünmüyorum. Hayransa hayran, sevgiyse sevgi, magazin gündeminin mantionlarında, RTlerinde, yer imlerinde ikametse ikamet.  Bol bol var en nihayetinde. Açtıkları hesapları da kimseyi takip etmeden kimseye cevap yazmadan sevgilerine sevgi hayranlarına hayran, RT lerine RT, PRlarına PR katıyorlar zaten.
Henüz sık ziyaret edilenlerde bir arsa, bir daire, olmadı bir dükkan  sahibi ünlü olmak için yemesi gereken birkaç fırın ekmek ve atlaması gereken birkaç leveli olan  “orta sınıf ünlüler “ içinse Twitter bulunmaz PR fırsatlarıyla dolu.  Hilal Cebeci örneği her ne kadar örnek sayılmayacak kadar abes bir durum olsa da üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Zira insan takipçi kazanayım derken, kendisi kaybediyor, iffetini yolda düşürüyor, saygınlığını paspas ediyorsa aklı yerine testosteronu ile hareket edenlerden kazandığının bir önemi olmuyor.
Bu fırsatı hakkıyla kullananlar var. Fakat Twitter okyanusunda pusulasını kaybeden,  rotasını şaşıran, bazen sert bir kayaya toslayan, bazen de suların dibine gömülenler de var. Twitter sosyal medya uzmanlarının üstüne basa basa vurguladığı gibi bireyler arasında dikey bir iletişimi değil, yatay ve eşitlikçi bir iletişimi sağlıyor. Bunun da anlamı şu; Dün sizin tepeden baktığınız sıradan insanlar Twitter içinde en az sizin kadar ünlü olma şansına sahip. Sizden daha fazla takipçi bulabilir ve sizinle eşit şartlar altında tartışabilir.
Lube Ayar, ismet Berkan, Ahmet Tezcan, Cüneyt Özdemir,  gibi durumu çok iyi idare edenler, eğlenenler olduğu gibi. Twitter macerasında derin yaralar alabilenler, tökezleyenler ve buranın dayanılmaz hafifliğinin altında ezilen orta sınıf ünlüler de mevcut.  Bu biraz acemilikten biraz da Twitter’ın bu halinin pek farkında olmamalarından kaynaklanıyor.
Geçtiğimiz günlerde bütün artistliği ve starlığı(!) orada tuzla buz olan;  “ İnsan yanına gelince tir tir titriyor, ama oradan sana “sen” diye hitap ediyor.” yakınmalarıyla hesabını kapatacağını açıklayan Demet Akalın. Mesela İclal Aydın gibi isteyen herkesi takip edeceğim deyip sonra üzerine gelen büyük dalgaları görünce followlamaktan bitap düşüp perişan olanlar. Ya da Sevdik Sevdalandık  şirinliğiyle ilgi toplayıp o ilginin gölgesinde kalan sözünü tutmayan üstelik bile bile “İnkar Ediyorum” kolaylığını seçen ünlü gibi.
Melih Gökçek ve Erol Köse müthiş bir özgüvenle ve -genelde- büyük harflerle yazan ama kendileri eğlendiği gibi takipçilerini de bir hayli eğlendiren ilginç örneklerin başında geliyor.
Fakat elimizde bir Ahmet Hakan örneği var ki onu anlatmak başlı başına bir yazı konusu. 
Biraz bekleyin, onu da anlatacağım.


Üç Harflik Bir Hayalsin Sen Aşk

Ben sevemem seni Leyla bakışlı yar.
Kör olmuşum tığ kılıklı karanlıklarda
Yolumu kaybettiren beyhude sözleri var.
Her gelen bir ateş yaktı ve gitti dağımda.
Gözümde sönmüş bin volkanın izleri var.
Ben göremem seni Leyla bakışlı yar.

Ben yağmuru buluttan önce görürüm yar.
Bakma dilimin damağımın kuruduğuna
Sağnak sağnak yağarken içime sevda alevi
Batmadan kestirme yalanların patika çamuruna
Kulağımı tıkayıp avazım çıktığı kadar ıslanmışlığım var.
Çünkü ben yağmuru buluttan önce görürüm yar.


Sen kaderi kaşın gibi çizgi mi sandın  yar.
Surlar çekilmiş nasipsiz, kurak  yazıma
Çizgi çizgi  bozarım, yeniden dizdiğim cümleleri
Rüzgar ölümü anlatır yıkılmayan kayalara
Duymadığım şarkıları ezbere okumuşluğum var.
Ve sen kaderi kaşın gibi çizgi mi sandın  yar.

Üç harflik bir hayalsin, sen aşk ya da sen yar.
Boğazına buğday tanesi durmuş kuşlara
Söylemezler hayallerimde kurduğum bahçeyi.
Bu yüzden tek çivi çakmam vefasız duvarlara.
Kırık bir  aynaya saatlerce bakmışlığım var.
Sadece  bir hayalsin, sen aşk ya da sen yar.

Direnmek

Toplanır gelir en kalabalık hasretler.
Kapanmaya yüz tutmuş yaralarıma
Tuz basar hatıralar.
Bir filme bakar gibi hafızamda geçmişim.
Sana susamış sensizliği içmişim.

Yağmur damlası hüzünleri
Sabahı olmayan gecelerde toplarım.
Parçalara böldüğüm çaresizliği
Her sabah kapımdan atarım.
Yaslanırım kırılmaya yüz tutmuş ümitlerime.
Hiçbir teselli merhem olmaz
Eşkâli bilinmeyen dertlerime.
Ağır, derin ve sessizce düşerim.
Direnmek kendime direnmektir.
Direnmek delirmektir.
Bilirim. . .


Şikeyi Değil,İçimdeki Şüpheyi Yazdım

Aslında şike konusunda yazmayı düşünmüyor,  hatta sosyal medyada da bu konuda konuşmaktan kaçıyordum. Zira bu ülke, ne zaman kaldıramayacağı kadar büyük bir gündeme hapsolsa altından bir çapanoğlu çıkar. Şimdi ben, şike konusunda yazıp da o çapanoğluyla hapahap gelmeyi de istememem açıkçası. Mümkünse almayayım modundaydım. Ta ki  Ankara’dan bir arkadaşın arayıp; “Şikeden sonra çok düşünceli gördüm seni, o kadar çok düşündün ki iki kelam etmedin bu konuda.” diye sarı-lacivert akan damarlarıma siyanür gazı pompalaması üzerine şikeyi değil ama içimdeki şüpheyi yazmaya karar verdim.

Bilen bilir, bahis ile şike; çayla simit, karpuzla peynir, Edi ile Büdü, Hilal Cebeciyle Banu Alkan gibidir. Birinin olduğu yerde değeri de mutlaka bulunur çoğu zaman. Şimdi futbolda şike var mı diye diye sormak, dünya yuvarlak mıydı yoksa altıgen miydi diye sormaktan daha saçma. Bu soruya da hayır yoktur diye cevaplamak ise dünya yamuktur sözü kadar manalı ama onun kadar da yalandır.
Şikeye bulaşan vardır, bulaşması için zorlanan vardır, bulaşsam mı acaba diye düşünen vardır ya da neme lazım diye sadece oyununa bakan bulaşmayan da vardır ama şike gerçeği futbolun hatta sporun -biz her ne kadar istemesek de- gerçeğidir. Bu gerçek değişir mi? İddia sporun içinde olduğu sürece, dünya gaz ve toz bulutuna dönüp tekrardan yeni hali üçgene geçerse belki… Yani demem o ki birileri boncuk bulmuş gibi sevinmesin. Ya da “Allah Allah şike mi? Çok pis şaşırdım.” diye kimseyi kandırmasın.
Fakat bu operasyonun, ligin en çok taraftarı olan takımının başkanına kadar gitmesi ya da oradan başlaması neresinden bakarsanız bakın kazın ayağı konusunda insanın içine şüphe tohumları ekiyor. Bu operasyon bir şike operasyonundan çok bir hesaplaşma gibi duruyor. Hedef, şikecilerin kramponlarını temizlemekten ziyade, bu bahaneyle Aziz Yıldırımı alaşağı etmek değilse, muhtemelen diziler sezon finallerini yapıp gittikten sonra psikolojisi bozulan Türk halkı için yeni bir heyecan yaratmak olmalı.
Fenerbahçe’nin ligden düşürülmesi bu aşamada sadece sözde kalacak. Şöyle ki: öncelikle Süper lig için, Fenerbahçe’den mahrum kalmak “kambersiz düğün” etkisi yapacaktır. Zevksiz maçlar taraftarsız tribünler ve futboldan soğumuş büyük bir kitle.
Sonra işin ekonomik sonuçları fena halde can yakacağa benziyor. Özellikle iktidarın yeni dönemde böyle bir krizi isteyeceğini düşünmüyorum. Ne de olsa artık onlar usta.
Ve tabi en büyük sıkıntı, böyle adaletsiz bir soruşturmanın neticelerinin taraftar üzerindeki etkisi sokaklara sıçrayacak büyük tepkilere neden olacak. Bu ülkede bu kadar büyük bir sorumluluğun altına girebilecek bir hakim ya da savcı bilen var mı?
Bu yüzden gelişmelere geniş bir çerçeveden bakmak gerekir. Bana kalırsa bu operasyon daha büyük bir operasyonun, bir dizayn çalışmasının parçası. Hadisenin arka tarafında dönen gelişmeler vakıf değiliz fakat büyük resimde o kadar flu kısımlar var ki insan ister istemez derin şüphelere gark oluyor.
Hadi diyelim ki operasyon Aziz Yıldırım’a karşı da yapılmamış olsun, yine de içinde bulunduğumuz zaman, yani siyasi krizler yeni dönemdeki siyasi yapılanma ve yalpalanmalarda “bazı şeylerin” belki de gündemin odak noktası olması istenmiyordur. Kim bilir. 

Kişinin Hikayesi İsmiyle Başlar

İtiraf edeyim, çocuklara verilen isimler, daha doğrusu o ismin arkasındaki hikâye her zaman ilgimi çekmiştir.  Mesela bir defasında Ali Can LAKOT  ismine takılmışlığım bile vardır. Bir çocuğa Alican diye hitap edilmesi sempatik gelebilir ama koca adama hala Alican demek komik.  

Anne baba o sırada ne düşünüyorlardı, nereye gitmişti akılları, hangi çok çok çok büyük gerekçeyle çoğuna bu ismi verdi sorusunu manasızca sorduran isimler de var. Mesela ben “Pirinç” isimli bir teyze biliyorum. Bildiğin pirinç.  
Kiraz, limon, çilek, gibi bir sempatisi olan meyve sebze isimleri varda “enginar” hangi akla hizmet konulmuştur, çocuk büyüyünce bu isimle nasıl yaşar diye düşünülmemiş midir merak ederim?
Eskiden doğum kontrol müessesesinin, doğum kısmının gayet seriye bağlanmış şekilde uygulandığı ama kontrol kısmında fren sisteminin pek de çalışmadığı durumlar için  “Bu önlenemez yükselişe, bir dur diyelim artık” diye çocuğun ismini “dursun, yeter, durdu” koymalara doyamamalar varmış. Bir nebze bu kabullenilebilir bir durum. Zamanımızda gelişen teknoloji ve tıp sayesinde artık bu isimler tedavülden kalktı haliyle.
“Okşan” gibi benim burada yazarken bile “Hay sizin gibi anne/babayı Allah bildiği gibi yapsın” diyesim geldiği isimleri hangi kategoriye koymak lazım,  karar veremiyor insan. Hiç duymadım ama nüfus kayıtlarında olduğunu okuduğum “Jandarma” isminin de hikâyesini bilmek isterdim açıkçası.
Bizim oralarda “Savcı” isimli bir amca var. Bu ismin hikâyesi şimdilerde dizilerden etkilenip çocuğa dizi kahramanının isminin verilmesine benziyor. Yalnız burada küçük, hikayeyi  güzelleştiren bir detay var. Efendim, bir zamanlar köyün birine bir savcı gelir. Savcı bildiğiniz karizmanın insan suretine bürünmüş hali, üstelik de oralarda kral mesabesinde bir etkisi var. Savcı bey ismi köyde yankılanırken, o sırada oğlu olan bir vatandaş bu yürüyen karizmadan etkilenir ve çocuğuna Savcı ismini koyar. Babanın bilmediği ise “savcı” bir erkek ismi değil unvandır.
Bazıları kendi hikayesini kendisi yazar. Anadolu’nun bir köyünde kırklı yaşlarda 4 kişinin isminin Torun olduğunu öğrenmiştim. O dönemin modası olmalıydı bu isim. Ama içlerinde biri vardı ki onun ismi kadar lakabı da ilginçti: Şöyle böyle Torun. “Koskoca adama şöyle böyle denir mi? Ayıp değil mi?” diye saf saf sordum. Meğerse kazın ayağı öyle değilmiş. Bu Torun Amca, bir işi mutlaka yapacağına dair köylüyle iddialaşır, öyle hırs yapar ki ortaya kendi ismini koyar: “Bunu yapmazsam bana da Şöyle Böyle Torun desinler” der. Zaman gelir o iş olmaz. Ve tahmin ettiğiniz gibi, amcanın artık bir lakabı vardır.
Zaman artık eski zamanlara benzemiyor. Anne babalar çocuk daha doğmadan hatta bazıları işi abartıp temel atma çalışmalarından ya da evlenmeden önce bile çocuğun ismini belirleyebiliyor. Bu önceden isim belirleme olayı her zaman iyi sonuçlar doğurmuyor oysa.


Uzaktan bir tanıdık karısının ikinci çocuğa hamile olduğu müjdesiyle tatlı bir uykuya dalmışken rüyasında Ak Sakallı Dede’yi görür. Artık nasıl bir beklentidir  ne önlenemez bir istektir bilinmez ama rüyasına giren Ak Sakallı Dede ilk çocuğu kız olan ve ikincisinin oğlan olmasını bekleyen arkadaşa günün ikinci güzel haberini rüyasında verir. “Bir oğlun olacak oğul” der.  Bu sevinçle uyanan arkadaş, yemez içmez tüm çocuk isimlerini kitaplardan internetten tarar günlerce isim arar. Ve sonunda bulur da.
Fakat, iki ay sonra çocuğun cinsiyetini bir de Ultrason Dede’den öğrenmek isteyen baba eşini alıp hastaneye gittiğinde Ak Sakallı Dede’nin kendisini fena halde kandırdığını öğrenir. Bebek kız doğacaktır. İnsan bu hikayeden sonra Ak Sakallı Dede’ye de inanamayacaksa batsın bu dünya diyesi geliyor.
Efendim siz siz olun doğmamış bebeye don biçerken pardon isim koyarken bir kez daha düşünün.