Orta Sınıf Ünlülerin Twitter ile İmtihanı -1

Twitter’ın sosyolog ve psikologlar için inanılmaz doneler barındırdığı su götürmez bir gerçek. Hatta felsefeciler, antropologlar, filoloji uzmanları, kardiyologlar, veterinerler, kabzımallar ve de nohut-pilavcılar için de öyle olabilir. Bilemeyeceğim artık. 

 Daha önce, sadece askerde gördüğümüz farklı insan türlerinin elit bir versiyonuyla burada hemhal oluyoruz hayretlerimizle. Bu durum biz sıradan insanlar için ne kadar hayret verici ve bazen de kimya bozucu etkiye sahipse, ünlüler söz konusu olunca birkaç kat fazla senkron kaymaları yaşatabiliyor. Yani en azından biz “Bu tanıdığımız ünlü şahsiyet hakkaten bu mu yoksa feyk mi?” diye düşünmeden edemiyoruz başta. Lakin alışma, kaynaşma ve enseye tokat aşamalarında ‘Evet bu gerçekten o ama o bu mu şimdi yani‘ ye kadar inebilen hayal kırıklıkları da olabiliyor.
“Orta sınıf kıvamındaki ünlüler” için Twitter fena halde bir sınanma yeri.  Tarkan, Sezen Aksu gibi best seller olmuş ünlü isimlere burasının katacağı çok fazla şeyin olduğunu düşünmüyorum. Hayransa hayran, sevgiyse sevgi, magazin gündeminin mantionlarında, RTlerinde, yer imlerinde ikametse ikamet.  Bol bol var en nihayetinde. Açtıkları hesapları da kimseyi takip etmeden kimseye cevap yazmadan sevgilerine sevgi hayranlarına hayran, RT lerine RT, PRlarına PR katıyorlar zaten.
Henüz sık ziyaret edilenlerde bir arsa, bir daire, olmadı bir dükkan  sahibi ünlü olmak için yemesi gereken birkaç fırın ekmek ve atlaması gereken birkaç leveli olan  “orta sınıf ünlüler “ içinse Twitter bulunmaz PR fırsatlarıyla dolu.  Hilal Cebeci örneği her ne kadar örnek sayılmayacak kadar abes bir durum olsa da üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Zira insan takipçi kazanayım derken, kendisi kaybediyor, iffetini yolda düşürüyor, saygınlığını paspas ediyorsa aklı yerine testosteronu ile hareket edenlerden kazandığının bir önemi olmuyor.
Bu fırsatı hakkıyla kullananlar var. Fakat Twitter okyanusunda pusulasını kaybeden,  rotasını şaşıran, bazen sert bir kayaya toslayan, bazen de suların dibine gömülenler de var. Twitter sosyal medya uzmanlarının üstüne basa basa vurguladığı gibi bireyler arasında dikey bir iletişimi değil, yatay ve eşitlikçi bir iletişimi sağlıyor. Bunun da anlamı şu; Dün sizin tepeden baktığınız sıradan insanlar Twitter içinde en az sizin kadar ünlü olma şansına sahip. Sizden daha fazla takipçi bulabilir ve sizinle eşit şartlar altında tartışabilir.
Lube Ayar, ismet Berkan, Ahmet Tezcan, Cüneyt Özdemir,  gibi durumu çok iyi idare edenler, eğlenenler olduğu gibi. Twitter macerasında derin yaralar alabilenler, tökezleyenler ve buranın dayanılmaz hafifliğinin altında ezilen orta sınıf ünlüler de mevcut.  Bu biraz acemilikten biraz da Twitter’ın bu halinin pek farkında olmamalarından kaynaklanıyor.
Geçtiğimiz günlerde bütün artistliği ve starlığı(!) orada tuzla buz olan;  “ İnsan yanına gelince tir tir titriyor, ama oradan sana “sen” diye hitap ediyor.” yakınmalarıyla hesabını kapatacağını açıklayan Demet Akalın. Mesela İclal Aydın gibi isteyen herkesi takip edeceğim deyip sonra üzerine gelen büyük dalgaları görünce followlamaktan bitap düşüp perişan olanlar. Ya da Sevdik Sevdalandık  şirinliğiyle ilgi toplayıp o ilginin gölgesinde kalan sözünü tutmayan üstelik bile bile “İnkar Ediyorum” kolaylığını seçen ünlü gibi.
Melih Gökçek ve Erol Köse müthiş bir özgüvenle ve -genelde- büyük harflerle yazan ama kendileri eğlendiği gibi takipçilerini de bir hayli eğlendiren ilginç örneklerin başında geliyor.
Fakat elimizde bir Ahmet Hakan örneği var ki onu anlatmak başlı başına bir yazı konusu. 
Biraz bekleyin, onu da anlatacağım.


Üç Harflik Bir Hayalsin Sen Aşk

Ben sevemem seni Leyla bakışlı yar.
Kör olmuşum tığ kılıklı karanlıklarda
Yolumu kaybettiren beyhude sözleri var.
Her gelen bir ateş yaktı ve gitti dağımda.
Gözümde sönmüş bin volkanın izleri var.
Ben göremem seni Leyla bakışlı yar.

Ben yağmuru buluttan önce görürüm yar.
Bakma dilimin damağımın kuruduğuna
Sağnak sağnak yağarken içime sevda alevi
Batmadan kestirme yalanların patika çamuruna
Kulağımı tıkayıp avazım çıktığı kadar ıslanmışlığım var.
Çünkü ben yağmuru buluttan önce görürüm yar.


Sen kaderi kaşın gibi çizgi mi sandın  yar.
Surlar çekilmiş nasipsiz, kurak  yazıma
Çizgi çizgi  bozarım, yeniden dizdiğim cümleleri
Rüzgar ölümü anlatır yıkılmayan kayalara
Duymadığım şarkıları ezbere okumuşluğum var.
Ve sen kaderi kaşın gibi çizgi mi sandın  yar.

Üç harflik bir hayalsin, sen aşk ya da sen yar.
Boğazına buğday tanesi durmuş kuşlara
Söylemezler hayallerimde kurduğum bahçeyi.
Bu yüzden tek çivi çakmam vefasız duvarlara.
Kırık bir  aynaya saatlerce bakmışlığım var.
Sadece  bir hayalsin, sen aşk ya da sen yar.

Direnmek

Toplanır gelir en kalabalık hasretler.
Kapanmaya yüz tutmuş yaralarıma
Tuz basar hatıralar.
Bir filme bakar gibi hafızamda geçmişim.
Sana susamış sensizliği içmişim.

Yağmur damlası hüzünleri
Sabahı olmayan gecelerde toplarım.
Parçalara böldüğüm çaresizliği
Her sabah kapımdan atarım.
Yaslanırım kırılmaya yüz tutmuş ümitlerime.
Hiçbir teselli merhem olmaz
Eşkâli bilinmeyen dertlerime.
Ağır, derin ve sessizce düşerim.
Direnmek kendime direnmektir.
Direnmek delirmektir.
Bilirim. . .


Şikeyi Değil,İçimdeki Şüpheyi Yazdım

Aslında şike konusunda yazmayı düşünmüyor,  hatta sosyal medyada da bu konuda konuşmaktan kaçıyordum. Zira bu ülke, ne zaman kaldıramayacağı kadar büyük bir gündeme hapsolsa altından bir çapanoğlu çıkar. Şimdi ben, şike konusunda yazıp da o çapanoğluyla hapahap gelmeyi de istememem açıkçası. Mümkünse almayayım modundaydım. Ta ki  Ankara’dan bir arkadaşın arayıp; “Şikeden sonra çok düşünceli gördüm seni, o kadar çok düşündün ki iki kelam etmedin bu konuda.” diye sarı-lacivert akan damarlarıma siyanür gazı pompalaması üzerine şikeyi değil ama içimdeki şüpheyi yazmaya karar verdim.

Bilen bilir, bahis ile şike; çayla simit, karpuzla peynir, Edi ile Büdü, Hilal Cebeciyle Banu Alkan gibidir. Birinin olduğu yerde değeri de mutlaka bulunur çoğu zaman. Şimdi futbolda şike var mı diye diye sormak, dünya yuvarlak mıydı yoksa altıgen miydi diye sormaktan daha saçma. Bu soruya da hayır yoktur diye cevaplamak ise dünya yamuktur sözü kadar manalı ama onun kadar da yalandır.
Şikeye bulaşan vardır, bulaşması için zorlanan vardır, bulaşsam mı acaba diye düşünen vardır ya da neme lazım diye sadece oyununa bakan bulaşmayan da vardır ama şike gerçeği futbolun hatta sporun -biz her ne kadar istemesek de- gerçeğidir. Bu gerçek değişir mi? İddia sporun içinde olduğu sürece, dünya gaz ve toz bulutuna dönüp tekrardan yeni hali üçgene geçerse belki… Yani demem o ki birileri boncuk bulmuş gibi sevinmesin. Ya da “Allah Allah şike mi? Çok pis şaşırdım.” diye kimseyi kandırmasın.
Fakat bu operasyonun, ligin en çok taraftarı olan takımının başkanına kadar gitmesi ya da oradan başlaması neresinden bakarsanız bakın kazın ayağı konusunda insanın içine şüphe tohumları ekiyor. Bu operasyon bir şike operasyonundan çok bir hesaplaşma gibi duruyor. Hedef, şikecilerin kramponlarını temizlemekten ziyade, bu bahaneyle Aziz Yıldırımı alaşağı etmek değilse, muhtemelen diziler sezon finallerini yapıp gittikten sonra psikolojisi bozulan Türk halkı için yeni bir heyecan yaratmak olmalı.
Fenerbahçe’nin ligden düşürülmesi bu aşamada sadece sözde kalacak. Şöyle ki: öncelikle Süper lig için, Fenerbahçe’den mahrum kalmak “kambersiz düğün” etkisi yapacaktır. Zevksiz maçlar taraftarsız tribünler ve futboldan soğumuş büyük bir kitle.
Sonra işin ekonomik sonuçları fena halde can yakacağa benziyor. Özellikle iktidarın yeni dönemde böyle bir krizi isteyeceğini düşünmüyorum. Ne de olsa artık onlar usta.
Ve tabi en büyük sıkıntı, böyle adaletsiz bir soruşturmanın neticelerinin taraftar üzerindeki etkisi sokaklara sıçrayacak büyük tepkilere neden olacak. Bu ülkede bu kadar büyük bir sorumluluğun altına girebilecek bir hakim ya da savcı bilen var mı?
Bu yüzden gelişmelere geniş bir çerçeveden bakmak gerekir. Bana kalırsa bu operasyon daha büyük bir operasyonun, bir dizayn çalışmasının parçası. Hadisenin arka tarafında dönen gelişmeler vakıf değiliz fakat büyük resimde o kadar flu kısımlar var ki insan ister istemez derin şüphelere gark oluyor.
Hadi diyelim ki operasyon Aziz Yıldırım’a karşı da yapılmamış olsun, yine de içinde bulunduğumuz zaman, yani siyasi krizler yeni dönemdeki siyasi yapılanma ve yalpalanmalarda “bazı şeylerin” belki de gündemin odak noktası olması istenmiyordur. Kim bilir. 

Kişinin Hikayesi İsmiyle Başlar

İtiraf edeyim, çocuklara verilen isimler, daha doğrusu o ismin arkasındaki hikâye her zaman ilgimi çekmiştir.  Mesela bir defasında Ali Can LAKOT  ismine takılmışlığım bile vardır. Bir çocuğa Alican diye hitap edilmesi sempatik gelebilir ama koca adama hala Alican demek komik.  

Anne baba o sırada ne düşünüyorlardı, nereye gitmişti akılları, hangi çok çok çok büyük gerekçeyle çoğuna bu ismi verdi sorusunu manasızca sorduran isimler de var. Mesela ben “Pirinç” isimli bir teyze biliyorum. Bildiğin pirinç.  
Kiraz, limon, çilek, gibi bir sempatisi olan meyve sebze isimleri varda “enginar” hangi akla hizmet konulmuştur, çocuk büyüyünce bu isimle nasıl yaşar diye düşünülmemiş midir merak ederim?
Eskiden doğum kontrol müessesesinin, doğum kısmının gayet seriye bağlanmış şekilde uygulandığı ama kontrol kısmında fren sisteminin pek de çalışmadığı durumlar için  “Bu önlenemez yükselişe, bir dur diyelim artık” diye çocuğun ismini “dursun, yeter, durdu” koymalara doyamamalar varmış. Bir nebze bu kabullenilebilir bir durum. Zamanımızda gelişen teknoloji ve tıp sayesinde artık bu isimler tedavülden kalktı haliyle.
“Okşan” gibi benim burada yazarken bile “Hay sizin gibi anne/babayı Allah bildiği gibi yapsın” diyesim geldiği isimleri hangi kategoriye koymak lazım,  karar veremiyor insan. Hiç duymadım ama nüfus kayıtlarında olduğunu okuduğum “Jandarma” isminin de hikâyesini bilmek isterdim açıkçası.
Bizim oralarda “Savcı” isimli bir amca var. Bu ismin hikâyesi şimdilerde dizilerden etkilenip çocuğa dizi kahramanının isminin verilmesine benziyor. Yalnız burada küçük, hikayeyi  güzelleştiren bir detay var. Efendim, bir zamanlar köyün birine bir savcı gelir. Savcı bildiğiniz karizmanın insan suretine bürünmüş hali, üstelik de oralarda kral mesabesinde bir etkisi var. Savcı bey ismi köyde yankılanırken, o sırada oğlu olan bir vatandaş bu yürüyen karizmadan etkilenir ve çocuğuna Savcı ismini koyar. Babanın bilmediği ise “savcı” bir erkek ismi değil unvandır.
Bazıları kendi hikayesini kendisi yazar. Anadolu’nun bir köyünde kırklı yaşlarda 4 kişinin isminin Torun olduğunu öğrenmiştim. O dönemin modası olmalıydı bu isim. Ama içlerinde biri vardı ki onun ismi kadar lakabı da ilginçti: Şöyle böyle Torun. “Koskoca adama şöyle böyle denir mi? Ayıp değil mi?” diye saf saf sordum. Meğerse kazın ayağı öyle değilmiş. Bu Torun Amca, bir işi mutlaka yapacağına dair köylüyle iddialaşır, öyle hırs yapar ki ortaya kendi ismini koyar: “Bunu yapmazsam bana da Şöyle Böyle Torun desinler” der. Zaman gelir o iş olmaz. Ve tahmin ettiğiniz gibi, amcanın artık bir lakabı vardır.
Zaman artık eski zamanlara benzemiyor. Anne babalar çocuk daha doğmadan hatta bazıları işi abartıp temel atma çalışmalarından ya da evlenmeden önce bile çocuğun ismini belirleyebiliyor. Bu önceden isim belirleme olayı her zaman iyi sonuçlar doğurmuyor oysa.


Uzaktan bir tanıdık karısının ikinci çocuğa hamile olduğu müjdesiyle tatlı bir uykuya dalmışken rüyasında Ak Sakallı Dede’yi görür. Artık nasıl bir beklentidir  ne önlenemez bir istektir bilinmez ama rüyasına giren Ak Sakallı Dede ilk çocuğu kız olan ve ikincisinin oğlan olmasını bekleyen arkadaşa günün ikinci güzel haberini rüyasında verir. “Bir oğlun olacak oğul” der.  Bu sevinçle uyanan arkadaş, yemez içmez tüm çocuk isimlerini kitaplardan internetten tarar günlerce isim arar. Ve sonunda bulur da.
Fakat, iki ay sonra çocuğun cinsiyetini bir de Ultrason Dede’den öğrenmek isteyen baba eşini alıp hastaneye gittiğinde Ak Sakallı Dede’nin kendisini fena halde kandırdığını öğrenir. Bebek kız doğacaktır. İnsan bu hikayeden sonra Ak Sakallı Dede’ye de inanamayacaksa batsın bu dünya diyesi geliyor.
Efendim siz siz olun doğmamış bebeye don biçerken pardon isim koyarken bir kez daha düşünün. 

Bir Türkiye Gündemi Olarak Hilal Cebeci; Merak, Şaşkınlık ve Utanç


Şike dolu bir Twitter sabahına uyandık Pazar günü. Yemin krizi, Ali ile Ayşe, Madımak, Cehennem Melekleri. . . Hepsini bir çırpıda TT çöplüğüne atacak yeni bir gelişme vardı artık. Gözünü üfelemeden Twitter’ı açanlar, okudukları karşısında “hala uyanamadım galiba, bi yüzüme su döküp geleyim”  diye lavaboya koşup tekrar baktıklarında, “Bu şike olayı haftanın bombası olur arkadaş “diye düşünüyorlardı artık. 

Allah var, Türkiye’de Kavak Yelleri dizisi kahramanlarının sevgili değiştirmesinden daha hızlı değişen bir gündem olduğunu biliyordum ama Twitter’ın  bir Pazar gününde iki bomba gündemi göreceği aklımın ucundan dahi geçmezdi.  Ta ki gecenin bir vakti Hilal C.’nin  o –artık- meşhur “Before Bed” pozunu görme ve TDK’yı “biz bu millete hitap etmeyi bile öğretemediysek niye buradayız”  diye toplu istifaya sürükleyecek “pompiş” kelimesini okuma talihsizliğini yaşayana kadar.
Bu ani değişen gündemler beni hep kıllandırmıştır.  Mutlaka daha önemli bir konuyu gündemin arka sıralarına yollamak için yapıldığını düşünür ve bir süre konuya mesafeli durur, soran olursa da biliyorum ama tanışmıyorum duruşumu korurum.  Lakin gördüm ki insan istese de bazı gündemlerden kaçamıyor.
 Pazar sabahına düşen şike bombasını bile bir çırpıda geride bırakan, Zekeriya Öz sayesinde yeniden hatırlamak üzere olduğumuz Ergenekonu hatırlamadan unutturan, Meclis başkanlığı seçimini sıradan bir grup toplantısına çeviren, çalışan kesimin haftalık mutat kabusu pazartesi sendromunu yer ile yeksan eden  Hilal C.’nin kendisi “keyfi ve kahyası” Twitter’da TT olmuşsa dünyanın başka bir ülkesine falan kaçılır, yeni arkadaşlar yeni takipçiler bulunur ve bir şekilde bundan kurtulur insan?
Fakaaat, ya malum şahsın malum yerleri worldwide TT olmuşsa nere kaçabilirsin artık? Ve işin en kötüsü, ecnebilerden biri çıkıp da “Why Hilal Cebeci'nin is trending, and 'memeleri' isn't?” diye sorduğunda verilebilecek bir cevaptan önce girilebilecek bir fay hattı, yeryüzü çatlağı var mıdır?
Merak ediyorum eskiden sağa sola bomba koyup, izinsiz moltoflu vs gösteri yarak,  siyasi ve dini çatışmaları körükleyerek, PKK’ya eylem yaptırarak gündem değiştirenler;  Hilal C. sonrası “Onca masraf yapıp, risk alıp bin bir çeşit komplo teorisi üreterek ülkeyi karıştırmaya çalıştık ne kadar aptalmışız” diye kafalarını duvarlara vuruyorlar mıdır?
Ben Türkiye gündemini böyle avucunun içine alıp ufalayan bir vak’a karşısında spontane gelişmiş bir durum mu yoksa özenle seçilmiş bir gündem midir hala karar veremedim.  Ama artık şundan eminim; pazar gününün bana öğrettiği bir şey varsa o da suni gündemden daha feci olanı Hilal C. gündemidir.
Konu yaz yaz bitmez elbet ama aklıma takılan bir detay var; onca masraf yapıp Türkçe Olimpiyatları yaptıktan sonra o çocuklardan biri kalkıp da arkadaşına pampiş diye hitap ederse ne olacak?  

http://twitter.com/hilmisili

Eldiven


Anadolu’da çok temiz çok nezih lokantalar bulabileceğiniz gibi, bazen kimi şehirlerde yemek yiyebilecek bir tane yer bulmakta zorlanıyorsunuz.  Hele de o şehre yeni gelmişseniz, yabancıysanız; “Birader burada temiz bir lokanta var mı?” sorusunu soramıyorsunuz kimseye. Adamın eşref saatidir ters bir cevap verir, sonra al başına püsküllü belayı. “Lokantalarımıza pis dedi, vurun…” Bir anda ne olduğunu bile anlamadan kendinizi bir linç grubunun ortasında buluverirsiniz. Yani durum o kadar da kötü olmasa da insan ayıp olur diye soramıyor.

Yine böyle bir durumdayım. Caddelerde fellik fellik temiz bir tıkınma yeri arıyorum. Saatler sonra tam da ümidimi kaybetmiş perişan halde bir fastfoodcunun önünden geçerken gözlerim işte o aradığım manzaraya odaklanıveriyor.

 Üzerinde aşçı önlüğü başında külahı ve ellerinde lateks eldivenleriyle o aranıp da bulunamayan aşçı figürü arz- endam ediyor kapıda.

Ben çölde vaha görmüş bedevi gibi, daha sade bir dille anlatmak gerekirse –yeni açılmış mağzanın %80’lere varan indirimle sattığı ve birazdan bitecek olan teknoloji harikası ürünlerinden birini alabilmek için yemeden içmeden sabaha kadar mağza kapısında bekleyen ergenler gibi- kapıya saldırıyorum.  
Hemen en acilinden bir hamburger söylüyorum. Her ne kadar aç olsam da iflah olmaz titizliğim açlığıma el ense çekip meydan okuyacak kadar formunda. Siz açlıktan deyin ben titizliktendir o diye ısrar edeyim, öteki ‘neyse ney bana ne kardeşim’ desin, gözlerimi aşçıdan bir saniye bile ayıramıyorum.

Aşçımız eldivenli elleriyle hamburger köftesini atıyor, eldivenle ekmeği ikiye ayırıyor, malzemeyi çıkartıp hazırlıyor, köfteyi ekmeğin arasına koyuyor ve servis ediyor. Hep eldivenle.  

Ben bir yandan hamburgerimi büyük lokmalar halinde mideye yollarken, Anadolu’nun bu virane şehrinde böyle bir manzara, ne isteyebilirim daha diye şükrediyorum.

Ama mideme inen birkaç lokmadan sonra zihnime kan pompalanmış olacak ki gözümdeki perde bir anda iniyor ve kaçırdığım mini minnacık bir detayı fark ediyorum. Aşçımız kapıya çıkıp bir sigara yakıyor. Bu açlıkta dumansız hava sahasına takılmış olamam tabi, ben aşçının hala elinde duran eldivene takılıyorum.

Şükrü erteleyip hamburgere ters ters bakıyorum bir süre.  Ama o kadar acıkmışım ki bu minik detaya uzun süre  takılacak, eldiveni düşünecek durumda değilim. İşte tam yarısındayım hamburgerin. Bu defa bir el bezi alıp masaları silmeye koyuluyor bizimki. Eldiven hala elinde.  Hamburger de neredeyse bitmek üzere.  Ama bir türlü yutamıyorum, lokmalar ağzımda büyümeye, boğazımda düğümlenmeye, midemde oturma eylemi yapmaya başlıyor. Ayrana yükleniyorum ha bire.

Son lokmayı büyük bir gayretle yuttuğumda eldivenle girdiği lavabodan eldivenle çıkıyor bizim hijyen abidesi. Anlıyorum ki o eldiven sabahtan beri elinden çıkmamış ve akşam mesai bitimine kadar da aşçının eliyle olan seviyeli birlikteliğine devam edecek. Bir ayran daha istiyor ve mikrop kırıcı niyetine kafaya dikiyorum.

Ben bizimkinin lateksli eline hesabı teslim edip kendimi hızla lokantanın dışına atarken o işini yapmanın huzuruyla eldivenli elini yastık yapıp uyuma moduna geçiyor.

Tercumanı Yok Ahvalimin

Tercümanı yok ahvalimin
Ki ben de anlatamam derdimi.
Belki ben de öğrenir miyim bilmem
Kalemim kağıtlara söylese bildiğini
Halimin lisanı farklıdır
Farklıdır lisanımın da hali.
Ki ben de anlatamam derdimi.

Gözlerin; Berrak, Sakin Bir Deniz.

Gözlerin; berrak, sakin bir deniz.
Bakışınla saatlere çelme takarım.
Unuttuğum tüm şarkıları hatırlarım.
Titrer içim, üşürüm gözlerinde
Yine onlarla ısınırım soğuk gecelerde
Gözlerin; berrak, sakin bir deniz . . .

Hesapsız Kaçışların Müvekkili

Yarısı ısırılmış bir elma gibi
Yüreğimi ısırdı sevdan
Her kopuş gibi acılı gidişin
Ama bu defa akmadı kan

Zikzaklardan çam ağacı çizip
Evler yaptığımız defterin
Yırtılan son sayfasında bir kalp,
İkiye bölünmüş ismimle ismin

Bir güvercin konardı camına
Pencerendeki ekmekleri yerdi
Soğuktu, çok durmaz, kaçardı
Ben gibi, bütün gece beklemezdi.

Rüyalarına girip bir gece
Öptüm mü gamzelerinden
Sorardım, kızarırdı yanakların
Terler boşanırdı ellerinden

Nereye gidersen git unutma
Saçına taktığım karanfili.
Sen yüreğini temiz tut yeter
Bu defa ben olayım
Hesapsız kaçışların müvekkili..