Yüzümde Göremeyeceğin Hüzünler Besledim


Yüzümde göremeyeceğin hüzünler besledim
Ruhumun en susuz, en kurak, en dönemlerinde.
Yalnızlığımı kalabalıklara sakladım kimse bulmasın diye
Ve kör bir testereyle kesip attım seni makûs talihimden.
Denize ulaşmadan kuruyan derelerin çiçekleri kadar
Yüzümde göremeyeceğin hüzünler besledim.

Yüzümde Göremeyeceğin Hüzünler Besledim.


Yüzümde göremeyeceğin hüzünler besledim,
Ruhumun en susuz, en kurak, en dönemlerinde.
Yalnızlığımı kalabalıklara sakladım kimse bulmasın diye.
Ve kör bir testereyle kesip attım seni makus talihimden
Denize ulaşmadan kuruyan derelerin çiçekleri kadar
Yüzümde göremeyeceğin hüzünler besledim.

Bir Yoğurtlu Kömbe Denemesi


Benim için tüm yemekler bi tarafa Yoğurtlu Kömbe bir tarafa desem abartmış olmam sanırım. Ki bunu değil bizim ailede, çevremde de bilmeyen yoktur.
İtiraf ediyorum; evet zaafımdır, aç gözlü tarafımdır, iflah olmaz yanımdır, (Kömbeyi yiyip doyana kadar) yumuşak karnımdır .
Yoğurtlu kömbeyle olan macerama başlamadan önce zihinlerinizde asılı duran “Yoğurtlu kömbe de ne ola ki?” sorusuna cevap vermeye çalışalım.  Şekil A.da görüldüğü üzere o bir hamur işi dünya tatlısı, sofralarımızın göz bebeği, aşkların en güzeli, sırma saçlı, ela gözlü dilberi, tatlı dillisi. . . Pardon ne diyorduk, tarifini verelim diyeceğim ama siz Google’dan aratıp bakarsınız artık. Zira her yapan da güzel yapamaz bunu.
Osmaniye’nin vazgeçilmez yemekleri arasındadır kendisi. Aslında hem yemek, hem tatlı olarak da yenebilir, çayla da ayranla da yenebilir. Yanında salata da yiyebilirsiniz cacık da içebilirsiniz. Hiçbir ekstrayı garipsemez.  Özellikle eskiden Ramazan Bayramlarına has, tepsi tepsi hazırlanırdı. Hala da öyledir ama ağır bir misafir olduğunda ya da özel günlerde de yapılır.
Benim gibi evde bir yoğurtlu kömbe hastası varsa zaman fark etmez tabi.
Üniversite yıllarında okuldan tatile dönerken “yarın akşam evdeyim” diye arar eve haber verirdim. Bu açık bir mesajdı;  yoğurtlu kömbe hazır olsun. Öyle de yaparlardı sağolsunlar.
Ama dediğim gibi zaafımdır aynı zamanda. Bizimkiler ne zaman benden zahmetli bişey isteseler ya da abiler/ablalar davet etse evlerine, yoğurtlu kömbe kartını oynarlar. Ben her şeyi bırakır koşarım.
Fakat yoğurtlu kömbe beni işimden de etmiştir.
Askerliğin son günlerinde daha önce çalıştığım radyoda proğram yapan arkadaşım Kaan sürekli beni arayıp geldiğimde başlamam için ısrar ediyordu.  Ben de geldiğimde konuşuruz patronla diye geçiştirmekteydim.
Askerlik dönüşü yeni bir iş aramaktansa dönüp hemen işe başlamak mantıklı gelmiş ve Kağan’a sen bi konuş patronla demiştim.  O günlerde gerçekten radyo yeni bir elaman da arıyordu,  ama ben daha önce radyodan çıkarken bazı şartları iyileştirilmediği için çıkmıştım ve dönüp beni işe al da demedim. Teklifi oradan bekliyordum. Fakat Kaan, üzgün bir yüz ifadesiyle geldi.
“Yok, abi dedi, ben konuyu çıtlattım ama adam seni istemiyor.”  “En son sorunlu ayrılmıştık istememesi normal” diye onayladım. “Yok dedi, ondan değil de başka bir şey var, Yoğurtlu Kömbe.”
Ben şaşkınlıkla ona bakarken o iflah olmaz gerçeğimi yüzüme tane tane söyledi.
“Her akşam canlı yayında Yoğurtlu kömbeden bahsediyormuşsun, adam bu yüzden seni istemiyor.”

Bırakın Çokeşliler Yasal Üresin.


Dün akşam Tükiye’nin en stepne Televizyon kanlı Star’da son zamanların hop orada, pat şurada, çat nerde olduğu belli olamayan ve zap yaparken her an bir kanaldan ya da olmadı televizyon sehpasının altından çıkacakmış gibi duran Bir Ankara oyun havası Rasim Ozan K. ve ekürisi  ;  (Hilal C. karşısındaki “şu kadının ağzına iki tane çaksam” duruşuyla) takdirlerimiz kazanan fakat sonradan -anladık ki - her bayan konuğu için aynı hislere sahip olan Berna Laçin ikilisinin kum torbası kıvamındaki kurbanı pardon misafiri Sibel Üresin’miş.  Rasim Ozan K. kışkırtmış, Berna Laçin çıldırmış reyting tavan yapmış falan filan. 

Popüler kültür her şeyi yok edebiliyor: din, siyaset, eğitim, sanat, kültür düşünceler,  duygular, aşk, sevgi, nefret, umut. . . Örneği sonsuza uzatabilirsiniz. Zira Popüler kültürün avuçlarına düşüp de oradan hasar, olmadı 2 metrekare hasır  almadan çıkan yok.
Dün sadakatle bağlandığınız şeyden bugün bir çırpıda vazgeçebiliyor ya da bugün nefret ettiğiniz şeye yarın hayran olabiliyorsunuz.  Asla asla deme kuralını çatır çatır işleten, önüne kattığı her değeri kendine benzeten, benzetemediğini bir daha eskisi gibi olamayacak kadar hırpalayan ve aslında kendi kendini bin defa yok edip bin defa doğuran bir kültür popüler kültür.
Bugün aldığınız şeyin 1 ay sonra modası geçiyor ya da daha üst modeli  çıkıyor. Bugün severek dinlediğiniz bir şarkıyı bir hafta sonra unutabiliyorsunuz.  Kapitalizmin kucağında en şahane günlerini yaşayan Popüler Kültür, sizi her şekilde tüketen bir varlık haline getiriyor. Bunun için acılarınıza ve tatminsizliğinize oynuyor.  Siz bir süre sonra her şeye evet ya da her şeye hayır diyebilecek, kulak memesi kıvama gelebiliyorsunuz. Eğer aklınızı başınızda tutma becerisine sahip değilseniz.

Şimdi bu ikinci girişten sonra ikinci eş/çok eşlilik konusuna dönebiliriz. 
Çoğu kişi neyi tartıştığının bile farkında değil. İkinci eş kelimesini duyduktan sonra, kovanına tekme atılmış arı  ya da kıçına  şaplak vurulmuş boğa  gibi köpürüp saldırıya geçeneler  var.  Tartışmaların bu kadar hararetli geçmesinin temel nedeni herkesin tartışmaya bakış açısının farklı olmasından kaynaklanıyor.

Birincisi, 2. eşe Doğu eksenli kadın – erkek tartışmalarının tamponuna sarkmış kalmış töre kalıbına sıkışmış kuma çerçevesinden bakanlar var.  Yasal olmadığı sürece kadınlar daha az ölecekmiş, dayak yiyecekmiş ya da daha çok kendi rızasıyla evlenecekmiş gibi.  Daha az kuma gelecekmiş gibi. Sanki doğuda bu işin yasal olup olmamasına bakıyorlar ve sizin pek feminist tartışmalarınız onların umurlarında oluyor.  “Kuması olmasını kabul etmeyip ayrılmak isteyince öldürülen bir kadın var” gibi tartışmaya en absürt yorumları getirenler de bu grup. Yasal olmadığı halde, öldürülmüş işte yasal olsa daha kötü ne olabilir, mesela derisini yüzüp Türk hava Kurumuna falan mı bağışlarlar? Nedir yani bu mevzuya römorktan sarkma, atlama durumları.

İkinci grup, Kadın-erkek eşitliğinden bakanlar.  Onlar erkeğe verilen böyle yasal hakka tahammül edemiyorlar.  Yoksa onlar da biliyorlar ki “zina yasal koruma altında bu ülkede”. Nikahla falan uğraşmadan istediğin kadar kimseyle ceviz kırabilir, mercimek ayıklayabilir, yiyişebilirsin ve kimse seni bırak suçlamayı ayıplamaz bile; hatta yeni aşklara açtığın yelkenlerine magazin rüzgarıyla ha bire hava pompalanır. 
Yani kadın kendini ezdiriyorsa nikâhlı da ezdirir, nikâhsız da. Hatta nikahsız acılı ezme yaparlar da  gece alemlerinde rakı sofralarının vazgeçilmez mezesi olduğunu iş işten geçtikten sonra anlarsın.

Şimdi bir de olaya bunun dinde yeri yok falan diye zırvalayanlar, böyle bir din olmaz diye küfre balıklama dalan da var. İnkarın tatlı koynunda günlerce/aylarca  sabahlamayı seçen. İnkarının üzerine yeni reddiyeleri kuma getiren de var ki, peygamber neden birden fazla kadınla evlendi tartışmasını çıkaranlar da onlardı zamanında.  Hz. Alinin 4 kadınla evlendiğini bilmeyen Aleviler de aynı yanlışa balıklama dalanlardan.

Ben bu tartışma neden yapılıyor onu da pek anlamış değilim aslında. Zira popüler kültür insanlara öyle boş amaçlar vermiş ki, insanlar karşı olduğu şeyi tanımadan istemezük diye bağrışmaya başlıyor. Bu yüzden sen tartışmanın neresindesin diye soranlara cevabım: Ayet ve hadisler olur.  Basit olarak durum açıklanmış; Adil olmak şartıyla erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesine izin verilmiş. Bunu inkar etmek, insanı küfre götürür.

Sibel Üresini izleyenler ona köpürmeden önce “Ben gerçekten neden buna karşıyım” diye kendine tekrar sormalılar.

Zira bugün bu inkar pek bir popüler, yarın inkar ettiğini savunmaya başlayacaksın.  Demedi demeyin.

Mega Center Caprice Gold Camiine Cumaya Gitmek


Biz kesinlikle şekilci bir milletiz. Resmi görürüz ama resmin kendisinden daha net duran HD kalitesindeki anlamına gözümüzü kapatırız. Kaparız ama tefekkür etmeyiz. İsme takılır, yüzükoyun düşeriz, sonra da “ulan böyle isim mi olur” deriz. Biz şekilden şekle girene de şeklen bakan bir milletiz.

Mega Center Caprice Gold Camii ismi Türkiye’de bir ilk. Belki AVM içinde o AVM’nin ismiyle anılan mescitler ya da küçük camiler vardır, lakin böylesini Wikipedia arsanız bulamazsınız.

Mega Center Caprice Gold Camii" isimi öncelikle kendi içinde çelişkiler barındırıyor olsa da, Kapitalis ve Batı kültürüne ait çağrışımlar yapsa da, ilk anda ismini algılayana kadar üç istiğfar bir salavat getirecek zamanı heba etmemize sebep olacak gibi dursa da, tüm bunlara rağmen bir camiye böyle bir isim verilebilir mi? Bana olabilirmiş gibi geliyor.

Zira bir Müslüman camiye o camiinin isminin güzelliği için değil ibadet etmek için gider.
Dini iftar ile sahur arasında televizyondaki dini programlardan öğrenmeye kalkıp sonrada o reyting mahsulü bilgiyle -isme takılıp- hep benzer replikleri söyleyen bozuk Korsan cd pardon Müslümanların aksine, siyer kitaplarında okuduğumuz,  mescitlerde yer bulamayıp da ön saftakinin sırtına secde eden sahabeleri hatırlarsak; tarlada, dağda, tepede, kaldırımda, karton kutular üzerinde, bankta ya da temiz olduğunu düşündüğü herhangi bir yerde, namaz kılan insanların ne yaptığını anlamaya çalışırsak huzurla ibadet etmek için şekilden çok daha farklı kriterler olduğunu anlayabiliriz. Diyerek o caminin isminden mizah üretmeye kalkanlara kapak yapma niyetinde değilim ama bazen bunu da birinin çıkıp söylemesi lazım.
Yani şimdi oturup Süleymaniye Camii ile Mega Center Caprice Gold Camii arasındaki 7 farkı bulalımcılık oynamanın alemi yok. Hele konuyu İslam’ın kapitalizmle imtihan raddesine getirmenin de. . .
Ben bu tartışmaların içerisinde “Cumhuriyet’e tam yakışan bir manzarayla karşı karşıyayız” diye kinaye yapan aklı evvelin aklının bu kadar evvele gitmesine de bi hayli şaşırdım doğrusu. Mega center caprice gold ismi ile cumhuriyet kavramı arasında nasıl bir didişme, zıtlaşma, kan davası ya da siyasi bir hesaplaşma ihtimali olabilir ki? Yorulmak için yorum yapmak sadece aklı, yarım asır öncesinde kalmış köşe yazarlarına has bir yazar tıkanması değilmiş demek ki?
“Caprice'nin geçici heves geçici istek oluşu camii adında caprice için başlı basına bir kara mizah örneği değil mi?” diye soru yuvarlayan çok değerli abimiz Metin Uca’nın sorusunu 3 defa daha içimizden tekrar edip soru içindeki anlatım bozukluklarına takılmadan bu konuya da açıklık getirelim.
“Caprice” yani geçici heves, cami için bir metafor olarak kullanılacaksa “heves geçici Cennet kalıcı, hadi buyurun camiye!” sloganıyla sorun ters açıdan ters köşeye yatırılabilir, entelektüel Müslümanlar için.

Yine de bu cami isminin haklı olarak insanın içini gıdıklayan bir tarafı var.
“Bu bir PR çalışması mı, Cami otel ve AVM reklamını mı yapıyor?” diye bir soru da akla gelmiyor değil.  Fakat Yapılan basın açıklamasında “Mega Center ve Capris Gold müşterilerinin ibadetlerini yapabilmeleri için hizmete açılacak.” deniyor cami için. Bu açıklamadan sonra insanların niyetlerini sorgulamak da bize düşmez haliyle. 

Son olarak arkadaşımı o camide namaz kılmaya davet etsem bu kadar uzun bir ismi nasıl telaffuz edebilirim diye derin endişelere gark olan sevgili okurlarıma da buradan çam sakızı çoban armağanı “Hadi cumayı mega sentır caminde kılalım.” cümlesini hediye ediyorum. Sorumlu bir yazar olarak.

İstifalara Soft Bir Bakış


Nerede okudum bilmiyorum ama “Son yılların en sıcak günü” diye uyarmış meteorolojideki abiler/ablalar. (Tam da istifa edip bir yaylada emekliliğin tadını serin serin çıkaracak zaman.)
Eskiden biz çok beğenirdik, “Meteorolojiden alınan hava tahminlerine göre. . .”  diye başlayan TRT’nin hava durumu sunumlarını. Ve haliyle inanırdık da. Sonra bir gün o meşhur abi çıkıp “Donsuz günler dilerim” deyiverdi soğuk bir kış günü. Donduk kaldık ekranın başında sayın seyirciler olarak. Sonra bir daha görmedik onu ekranlarda. İstifa etti diyen oldu, emekliye ayrıldı diyen de. . .
Kendi mi istifa etti yoksa kurum sen artık dinlen falan mı dedi bilmiyorum ama bazı durumlarda ufak bir hata tüm doğruları götürebiliyor.  İnsanlar başarısız olduğunda ya da skandal boyutunda hatalar yaptığında, onurlu bir davranış sergileyerek o görevi bırakıyor. Tabi istifalar bazen bir tepki olarak da karşımıza çıkıyor.
Her iki durumda da İstifa vaka olarak önem arz edebilir ama çalışma hayatında var olan, olagelen, olduğunda dünyanın sonu gelmeyen sıradan bir kavramdır.
Sorun ülkemizde istifa müessesesinin pek işlemeyişinde ve biraz da farklı algılanışında yatıyor galiba.
Öncelikle istifa etmek, onurlu bir davranıştan ziyade “ulan ne halt etti de istifa etmek zorunda kaldı Allah bilir” imajını hala korumakta.  Zira Türk siyasi tarihinin son 80 yılında bu ülkenin altını oyanlar, hamuduyla götürenler, arsızlar, yüzsüzler; tüm yolsuzluklara rağmen koltuğuna zamkla yapışmış gibi kalmış,  istifa etmeyi aklının ucundan bile geçirmemiş. Diyelim.
Biri istifa ettiğinde ise arkasında büyük bir baskı olduğunu gördük nadir örneklerde.
Peki, neden istifa etmek bu kadar zor Türkiye sınırları içerisinde?
Başka ülkelerde istifa müessesinin tıkır tıkır işlediğini görürken bizde bunun olmaması bizim onlardan daha az onurlu olduğumuz  anlamına gelmiyor elbet.  
Bu tartışılabilir bir durum ama belli makam ya da mevkilere gelen/getirilen ve sonra da bir takım yolsuzluklara, skandallara karışan “kişilerin” o skandal patladıktan sonra oraya gelmelerini sağlayan güçler/kişiler tarafından  “Daha işin bitmedi, diyetini ödemeden nereye gidiyorsun?” tehdidiyle istese de istifa edemediklerini düşünüyorum.
Bu yorumdan sonra Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının istifalarını “Adamların emekliliği zaten gelmiş bu saatten sonra istifa etseler de her türlü giderleri var” demeye getirdiğimi düşünmenizi istemem ey sevgili okur,  bu bulanık görüntüsünden derin olduğu sanılan sığ sularda.
Genelkurmay Başkanı’nın açıklamalarında istifanın bir tepki istifası olduğunu anlıyoruz. Kurum içerisinde bu olabilir gayet normal.  İşi, kendisini en kötüye hazırlamak olan bir kurumda 4 subayın istifası bir zaaf oluşturmaz.
Fakat Türkiye gibi istifa etmenin zor olduğu bir ülkede böyle pat diye Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının istifa etmesi akla haliyle başka sorular getiriyor.
Madem istifa etmek bu kadar kolaydı, terörle mücadelede onca şehit verilirken ve 30 yılda adam akıllı bir sonuç alınamamışken hangi büyük büyük nedenden hiçbir sorumlu subay istifa etmedi.  En son 13 şehidin verildiği hain saldırıdaki zaaftan sorumlu olanlar neden istifa etmedi de görevden alınmalarını beklediler.
Ya da bu istifa kararı neden 13 asker  şehit olduğu için değil de diğer subaylar hapiste diye alındı.
Şimdi başından beri istifa diyoruz ama aslında istifa falan da etmediler, bildiğimiz emekli olacak bu paşalar. Sonra Cherokee ciplere binip paşa paşa orduevlerinin en güzel nimetlerinden yararlanacaklar. Gittikleri yerde günler öncesinden hazırlıklar yapılacak, orduevlerinin genelde geceliği tek haneli rakamlarla ifade edilebilecek fiyatlarla tutulan süit odalarında kalıp emekliliğin keyfini sürecekler.
Şimdi bu generallerin istifası pardon emekli olmaları TSK’yı zaafa sürükler mi?
Bence sürükler.
Bu mevsimde Ordu evlerinde ya da Sosyal Tesislerde boş süit oda bulmayı siz kolay bir şey mi zannediyorsunuz?

Yolda Arıza Çocuk Halleri


Sabah Osmaniye’den İskenderun’a geçeceğim.
Minibüs henüz boş.
Tekerin üzerine gelmeyecek tek koltuklardan birini seçiyorum. Sabah erken kalkarak kaybettiğim bir saatlik uyku istihkakımı bu 1.5 saatlik yolda doldurmam lazım. Kimse rahatsız etmesin istiyorum. 
Ne mümkün.
Yollarda en çekilmez şey nedir derseniz hiç tereddütsüz huysuz çocuklardır, derim.
İşte onlardan biri annesiyle içeri dalıyor.  Sinirli suratı ve aldırmaz hali benim uyku programımı ertelemem için yeterli neden değil.
Annesinin oturduğu koltuğun yanındaki koltuğa kendinden emin pozlarda bir güzel yerleşiyor.  Seçimde yüzde 10 barajı yüzünden bağımsızdan seçilmiş vekillerin “Al işte buradayım ahanda bu koltuk benim” mesajı içeren koltuk pozunun iki beden üzerini düşünün siz. Demirel bile öyle kaykılmadı henüz hiçbir koltuğa.
Çocuk koltuğuyla duygusal bağlar kurarken, ben de sabah telefonun sesiyle bölünen o güzel rüyanın devam filmini izleyebilme umuduyla başımı koltuğa usulca bırakıyorum.  Bir süre sonra artık uyumaya hazırım.

Tam gözlerimi kapanmaya razı etmiş ve uykuyla aramada birkaç saniyelik zaman kalmışken birden “haayır” sesiyle kendime geliyorum.

Durum şu: Minibüs neredeyse dolmuş. Yani çocuğun oturduğu koltuk ve onun karşısında duran tabureyi saymazsak.
Yaşlı bir teyze ve o teyzenin peşinden hiç ayrılmayan bir amca –ki kesin kocasıdır-  minibüse binmiş oturacak yer telaşındalar.
Amcayı tabureye yerleştiren teyze kendine daha iyi bir mekân arıyor ki bunu bulması pek uzun sürmüyor. Çocuğun oturduğu koltuk kolay bir hedef onun için. Minibüs şoförü de koltuğa para vermeyecek bir çocuktansa koltuğun parasını fazlasıyla hak edeceği bir müşteriyi tercih eder bir bakışla teyzeye yol gösteriyor.
Anne minibüs baskısına maruz kalmamak için çocuğa, “oraya teyzen oturacak sen gel kucağıma otur” diyor.  Teyzenin kendine boş bir koltuk bulma operasyonu tıkır tıkır işlemeye başlıyor.
Ama herkesin göz ardı ettiği bir gerçek var; ufaklık iflah olmaz bir arıza çocuk çıkıyor.
Çocuk koltuktan kalkmak istemiyor. Annesi orantılı güç kullanıp çekip alıyor çocuğu kucağına.
Ama çocuğun koltuk sevdası bitecek gibi değil.
“Ben koltuğa oturacağım” diye annesinin kucağında patırdıyor.
Anni önce güzellikle durumu izah ediyor, demek isterdim ama belli ki çocuk o güzellikle izah aşamasını çoktan aşmış tehditle sindirme döneminde.
Hem de ne tehdit. Çocukların bir numaralı kabusu iğne. 
-Sus artık yoksa iğne geliyor ha!
Ama o da ne? Çocuk bu tehdidi pek de aldırış etmiyor. Bağırma ve tepinmeleriyle minibüsü ayağa kaldırmaya devam ediyor.
Belli ki zamanında kaç defa haylazlıkları karşısında benzer tehditler almış ve bunların gerçekleşmediğini görünce artık bu tehdidi de pek umursamamaya başlamış.
Arsızlığın son noktası neredeyse.
Anne bakıyor kendi tehdidi bir işe yaramayacak yeni stratejik ortak arıyor: “Teyze iğneci, susmazsan sana iğne vuracak” diye işkembeden tehdit yolluyor.
Koltuğa oturmanın keyfiyle “İğne çantamda” diye annenin yanında saf tutuyor teyze.
Çocuk “Vız gelir tırıs gider sizin tehdidiniz” kıvamında “koltuğa oturacağım” nidalarıyla kutsal direnişine devam ediyor.
Anne elindeki son kozu oynuyor. “Amca sana iğne vuracak.”
Sağlık bakanlığı sokakta iğne falan mı dağıtıyor. Ne mendebur bir iğneymiş herkeste de var.

Amca yani teyzenin taburedeki kocası bu savaşta annenin yanında olmak istemiyor.
Onun bu krizi atlatmak için daha barışçıl bir çözümü var.
Ya da daha stratejik diyelim.
“Gel buraya otur” diyor, ikili taburenin yanındaki boşluğu göstererek.
Çocuk bir teyzenin koltuğuna bakıyor bir tabureye.
Alternatif bir koltuk onun isteğini karşılasa da amacına ters.
Bu yüzden mecburen yenilgiyi kabul ediyor ama…
“Hayır” diyor.
Son tercih annenin kucağında kalmak.

Benim uyku mu? O gürültüde bir yerlere kaçtı ve yolun sonuna kadar bir daha uğramadı…

Amy Winehouse Vakasına Farklı Bir Bakış


Bir ikindi üzeriydi yanılmıyorsam. Okunan sela sesine endişeyle kulak kabarttık. Ölen sınıf arkadaşımdı. Daha gençliğinin baharında bir öğretmendi, bizim oraların gözde mesleklerinden yani.  İntihar ettiğini öğrendiğimizde ise şaşkınlığımız bir kat daha artacaktı. Zira bir borcu vardı ama bunu ödemesi için evi ya da arabasını satması yeterliydi. O kendi hırslarına kendini feda etmeyi seçmişti.
Cesedi günler sonra bulundu. Kokudan oğluna sarılamamıştı bile annesi. İnsanlar burunlarını tutarak kaldırmıştı cenazeyi.
Sebep ne olursa olsun intihar edecek kadar bencil bir insan vefayı, güzel bir cenaze törenini bile hak etmiyor belki de. Ölen kendini kurtarmıştır ama peşinde bıraktığı, anne babasına, kardeşlerine, akrabaları ve dostlarına tarifsiz acılar vermiş, arkasında perişan olmuş insanlar bırakarak gitmiştir.
Allah’ın verdiği canı Allah alır mevzusuna girmiyorum bile. Bana katılırsınız ya da katılmazsınız ama kendine ve en sevdiklerine, düşmanının bile yapamayacağı bir kötülüğü yapan bencil ruhların saygıyı hak ettiğini düşünmüyorum.
Yüzbinlerce hayrana sahip bir şarkıcı, bir rol modeli olarak Amy Winehouse’un öleceğini bile bile aşırı dozda uyuşturucuya devam etmesi intihardan başka bir şey değil. (“O gece  içkinin yanında ecstasy, kokain ve ketamin isimli uyuşturucu maddeleri alıp daha sonra vücuduna enjekte ettiği eroinle sonunu getirmiş.” Sonunu getirmiş ifadesi, haberciye ait.) Aldığı yüksek dozu vücudunun kaldıramadığı vs açıklamalar, intihar değil demenin sevimli bir açıklaması sadece.
Dünyada, şartları ondan kat kat kötü olan milyonlarca insan var. Bir ekmeğe muhtaç yaşayan, açlıkla boğuşan, terör korkusuyla uyuyamayan, hayatında hiçbir hayaline kavuşamamış, aksine her gün daha kötüsünü görmüş insanlar yaşıyor yeryüzünde.
 Şimdi çıkıp bana kimse Amy’nin, bu onun tercihi ve dünyaya başkaldırısı, sebepleri vardı masalı anlatmasın. İntihar etmesi için birkaç sebebi varsa etmemesi için yüzbinlerce sebebi –seveni- vardı.
Oysa o, hayranlarını elinin tersiyle bir tarafa itti, uyarıları dinlemedi, annesinin yalvarışlarını, babasının çırpınışlarını kulak ardı etti.  Ve “Dünya umurumda değil” diyerek öyle bencilce ve vicdansızda bir ölümü seçti ki bir törenle gömülmeyi bile hak etmiyor belki de. Bilemeyeceğim, bu onu sevenlerin sorunu nihayetinde.
Fakat benim anlatmak istediğim konu bambaşka. Belki “su testisi” yorumu ağır gelmiş olabilir birilerine ama aslına bakarsanız bu vaka karşısında o yorum masum bir tepki bile sayılabilir. Zira testi, ne taşıyacağı suyu ne de yolu ve taşıyıcısını seçme şansına sahiptir.
Amy vakasında “kırılmaya” giden sonda sorumluluğunun büyük bir kısmı ona ait.
Böyle bir vaka karşısında insanların bu durumu sanki  çok doğal bir şeymiş gibi, sanki trafik kazası geçirmiş, sahneden düşmüş başını çarpmış, kanserden ölmüş, kalp krizi geçirmiş, kırda koşarken ayağı  takılıp başını taşa çarpmış ölmüş gibi…, sadece üzüntüyle karşılamaları ne garip, ne acı. Bu nasıl bir umursamazlıktır, nasıl bir “o yaptıysa haklıdır” patentli hayran olmamalara doyamama halidir, bu nasıl bir beyin uyuşması, gözü kapalı kabullenmedir?
Ünlü bir yıldızın da sıradan bir ölümü olabilir oysa.
Onun sıradan olmayan hali, şarkıcılığı, starlığı vs. ne onun hatalarını görmemezlikten gelmeyi ne de bu hataları sıradan vaka olarak kabullenmeyi haklı çıkarabilir.
Zira onun ünlü olması tüm bunların aksine bir sorumluluktur ayrıca. Onun her yaptığını taklit eden, haklı gören, ona benzemeye çalışan fanları ve hayranları için bu ölüm her şeyden önce örnek bir vaka olmalı. Ders alınacak, aynı hataya düşülmeyecek. . .
Medya mevcut davranış tarzının aksine bu olaydan sonra en fazla bunun üzerine eğilmeliydi bence.  Tıpkı sigara karşıtı kampanyalarda kullanılan, sonu gösteren resimler, videolar gibi bu ölüm,  uyuşturucunun ve alkolün insanı ne hale getirebileceğine en çarpıcı örnek olarak sıcağı sıcağına anlatılmalıydı insanlara.
Belki o zaman bir yıldızın ölümü başkaları için bir kurtuluş olabilir, anlam kazanabilirdi.

Belki o zaman popüler kültür kendi kapısının önünü süpürmeyi öğrenebilirdi.

Bırakıp Gitmek Çok mu Zor?


Çocukluğumda okuduğum yazarları hala gazetelerin köşelerinde görüyor olmak insanı değişik duygulara gark ediyor.  Bazılarında seviniyorum, bazılarına mütemadiyen üzülüyorum, bazılarını görmeye bile tahammül edemiyorum, niye hala yazıyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Hatta, medya patronlarının okura işkence çektirmek ya da bir an önce o gazeteyi okumayı bırakmamız için onları orada tuttuğu kanaati varayazacağım neredeyse.
Yaşlı insanlara mahkûm olmak güzel ülkemin makûs talihi olsa gerek, diyeceğim ama yaşlı politikacıları seçen de bizim halkımızdı yıllar yılı. Demek ki bizde de sendromlara doyamam durumu mevcut. Güniz Sokak sendromu da var misal, henüz adını komaya bile utandığımız.
Elbette ki tecrübe, çevre,  falan filan, bunun farkındayım ama bu kadar fazla tecrübe de insana temcit pilavı tadı veriyor Amcabey. Yazarın da zeki çevik aynı zamanda sadece 60 yaşını geçmeyenlerini görebilsek gazete sütunlarında fena olmazdı. Düşünün işte Cumhuriyet Gazetesi yazarlarını takip ediyorsanız kendinizi 80 yaşında hissetmeniz pek ala mümkün ki bunun psikolojik tedavisi de yok maalesef.  Yazının bir yerlerinde birden 10. Yıl marşı çalacakmış tedirginliğinde okumalar felan.  Tehlikenin farkında mısınız?
Türk gazetelerinde 60 yaşını devirmiş köşe yazarı sayısı 40’ın üzerinde ki bu sayı yüksek kalibreli köşecilerden seçilmiş olup, -dikkatinizi bu tarafa alayım- spor, tv, magazin vs. gibi diğer mahallenin yazarları bu istatistiğe dâhil edilmemiştir. Benim naçizane görüşüm bu yazarların yerini genlere bırakıp, bir sahil kasabasında toprakla uğraşmaları, olmadı anılarını yazmalarıdır.

Tabi hemen burada bir şerh koyalım; 60’ın üzerindeki her yazar kötü yazıyor diyemeyiz. Mesela bir Engin Ardıç yazmayı bıraksın istemem. Onun mizahi tarzıyla yakın tarihi didik didik eden yazılarının bir benzeri henüz yazılamadı. Hakkı Devrimin de kalması taraftarıyım. Türkçe hassasiyeti için. Yavuz Donatı küçüklüğümden beri okurum, o da henüz yeri doldurulamayacak kadar farklı bir tarza ve siyasi iletişim yeteneğine sahip. Kararsız kaldıklarım arasında Fehmi Koru var ki; aslında bende yeri büyüktür. Onun yazılarıyla büyüdüm nerdeyse ama o da eski tadı vermiyor.  Hıncal Uluç ve Bekir Coşkun’u ben pek sık okumasam da hala onlarda bir şeyler bulan azımsanamayacak bir okur kitlesi var.
Okurun değişimi sevmeyeceği fikriyatına haiz köşeciliğin çınar ağacı mesabesindeki kana(a)t önderlerinin aksine genç yazarların gazetelere artı değer katacağı kanaatindeyim. (Kanatsa kanat, tüyse tüy, kılsa yumak, yumaksa kedi, uzar yani. ) “Ben çekilmem siz şimdi yapamazsınız, ortamı bilmiyorsunuz, kimseyi tanımıyorsunuz, okur da benim yerime seni görünce şaşırır, sonra gazeteyi bir daha okumaz,” demeye getirmeler, okuru da kendisi gibi hala değişmemiş sanmalar. Tamam yazmak ve bunu birilerinin okuması vs. tarifsiz ve de her mesleğe nasip olmayan duygulardır ama insan 'Rabbena'dan başka dua da bilmeli.  

İnsan, yanındaki hayat arkadaşından sıkılıyor ve evliliği canlandırmak için yeni atraksiyonlar arıyorken,  40 yıldır aynı yazarı okumaktan pek ala sıkılabilir. Ve bu durumu değiştirmek için de yazarın yapabileceği hiçbir şey yoktur.  Düşünsenize artık; yazının başlığına bakıp giriş, gelişme ve sonuç bölümlerini gözünüzde canlandırabildiğiniz. Hangi noktalama işaretini yanlış kullanacağını, hangi kelime kalıbını kalemine doladığını, birazdan yazının içinde bir yerde kime sarmaya başlayacağını tahmin edebildiğiniz bir yazarı okumanın neresi heyecan verici olabilir ki?

Hala daktiloyla yazı yazıp Faksla yollayan, bir mail adresine bile sahip olmayan, 1930’ların Türkiye’sinde yaşadığını düşünen,  yeni şeylerden hazzetmemekle birlikte yeniliklere de köşesine sırtını dayayıp mütemadiyen ayak direyen yazarlar bilsinler ki kenara çekildiklerinde yerlerini dolduracak ve işini hakkıyla yapacak genç kalemler var. 

Ahmet Hakan'ı Anlayamama Klavuzu 1. Cilt

Sevin ya da sevmeyin, hayran olun ya da nefret edin, olmadı önce nefret edin sonra sevin ve birlikte köylerde pardon koylarda saklambaç oynayın, ama şunu kabul edin ki Ahmet Hakan Coşkun (Bundan sonra “Ahmet Hakan” olarak geçecektir.) farklılığını ilginç kılabilmiş bir kişilik, Türk köşelecilik endüstrisinden iletişim fakültelerine pas edilmiş harika bir muz orta, tez konusu olmaya aday bir vakadır.

Tabi insan bunları yazarken biraz içi acışıyor. Nerde o mazinin kah iskelesinde başı önde mütevazi mütevazi dolaşan kah sancağının dibinde ufuklara bakarak poz veren  cool  ve de daha dingin Ahmet Hakan;  nerde Twitter’ın  derin sularının sarhoşluğunda kendini kaybetmiş twitlemelere doyamayan, malzeme çıksın diye o bar senin bu Alaçatı benim, o tekne Gani Müjdenin - ona binemeyiz-, olmadı gidelim Cenk Eren’i izleyelim, yeni aşklara da yelken açalım  - Gani Abi çok inatçı çıktı, Ece’yi arayalım- modundaki Kendi Magazinini Kendin Yap-Sat AŞ. ceosu  hiperazzi Ahmet Hakan. Cümle uzamaktan kopacak nerdeyse.
Ben genel görüşün aksine Ahmet Hakan’ın (ki bundan gayrı “ahmethc” olarak geçecektir.) muhafazakâr sağdan sola yapmış olduğu keskin manevranın sonucunda bu hale geldiğine katılmıyorum. Zira öncelikle bizdeki sol anlayış orijinal solun korsan yazılımı bile sayılmaz. Sonra,  çekirdekten yetişmiş Muhafazakarların dini vecibelerini terk etmesi her zaman ahmethc etkisi yapmıyor, yolunu şaşırmış bünyelerde. Kaldı ki ahmethc solculuğuyla değil soluk soluğa o gündemden bu gündeme zıplamasıyla meşhur bir medya kan-gurusudur. Ve kesesinde daima Twitter’daki yoldaşlarına en lezizinden bir makbule, olmadı bir melemen çıkartabilecek malzemeye sahiptir.

Allah var Twitter’ın hakkını fazlasıyla veren ünlülerdendir kendisi. ahmethc’ın olmadığı bir Twitter çaysız yenen simit gibidir. Yokluğunda bir şekilde idare edersiniz ama varlığı ayrı bir keyif katar.
Aslında Twitter ’da ahmethc’ı (bilahare AHC olarak geçecektir.) popüler yapan şey “seni Allah kahretmesin” yaklaşımıdır.  Onu takip edenlerin ve yazdıklarına cevap verenlerin yarıdan fazlası ondan hazzetmeyenlerden oluşuyor olması bir paradoks değildir. Aksine tam da insan doğasına uygun bir durumdur. Zira insan sevmediği şeyi söylemeyi sever.
Bunun yanında onun takipçi kitlesi geçenlerde silikonlarını gösteren zanaat erbabından biraz farklılık arz ediyor. Genel olarak daha entelektüel diyelim, boşlukları siz doldurun. İşte belki de sırf bu yüzden biraz hiperaktif biraz da mazoşist bir yapıya sahip olan yazarı sosyal medyada enteresan twitler atmaya zorlayan neden de bu kitle olabilir mi?
“Öz sürgününde garipsin, öz tatilinde parya.”  diye yazan ya da bir tivitinizi “sığ mı, derin mi, boy versek gelir mi?” diye saatlerce tartışan bir takipçi kitlesini sıradan mevzularla tutabilir misiniz? Tabi burada sıradan olmamaktan kastımız ilginçlik. Yoksa kimse ondan ne Serdar Kuzuoğlu gibi yeni haberler ne de Emre Uslu gibi derin analizler ve komplo teorileri bekliyor.
Yoksa AHC takipçilerine pek de bir artı kazandırmıyor. Eğleniyor, eğlendiriyor, tartışıyor; dertleniyor yazıyor, sinirleniyor yazıyor, arada başı derde giriyor, bazen  “hadi uyuyalım” diyerek bir anne kan-guru şefkatiyle followlarının üzerini örtüyor, ama olmuyor uyku tutmadı deyip tekrar başlıyor yazmaya.

Görünen o ki Twitter Ahmet Hakan için vazgeçilemez bir alan olup çıkmış. Yoksa bazen öyle tepkiler alıyor ki her insanın ha deyince sindireceği ve kaldığı yerden devam edebileceği bir durum değil.
 Yazıma AHC (mütemadiyen “O” diye geçecektir) tarzı cümlelerle nihayet vermek istiyorum sevgili okur.
O sadist olmayı beceremeyen bir mazoşisttir.
O kaybettiği dinginliği coşkuda arayan bir hiperaktiftir.
O acemi magazinlemeleriyle magazine gündem olandır.
O alkışı da, ihaneti de aynı minval üzerine dizendir.                 
O kapalı genç kızların Retweetcisi, akıncıdan bozma şövalyesidir.
O kara mizahı da fıtık edecek ayarsızlıkta kara mizahçıdır.
O Twit yazmaktan tatilde yorulan yegâne insandır.
O ne etmişse bu post modern zamanlarda kendine etmiştir.