Ayasofya Neden İbadete Açılmıyor?


29 mayıs İstanbul’un Fethinin  yıl dönümü arifesinde başta Twitter olmak üzere sosyal medyada Ayasofya’nın müze statüsünün camiye çevrilmesi konusunda kampanya başlatıldı. Özellikle Twitter’da #AyasofyaCamiOlsun ve #ayasofyaibadeteaçılsın hastaglarıyla konu tartışmaya açılmış durumda.
Fakat ortada enteresan bir durum var TT listesinde girecek hatta üst sıraları zorlayacak bir katılım olmasına rağmen hastag listede görülemedi. Dahası resmi makamlardan ya da kişilerden –diyelim- bir açıklama olmadığı gibi, konu medyada da yer bulmadı. Sanki gizli bir el tüm gözleri kapadı.
Şimdi bir düşünün: Müslüman bir ülkede, muhafazakarlığıyla övünen bir iktidar tarafından yönetilen bir siyasi sistemde, Ayasofya gibi İstanbul’un kalbi, Fethin simgesi, Müslümanların onur ve gurur kaynağı ve dahası Fatih Sultan Mehmet Han’n  mirası bir camiinin tekrar ibadete açılması konusunda binlerce insanın katıldığı bir kampanya var ve yükselen bu ses duymazdan geliniyor, izole edilmeye çalışılıyor, engelleniyor.
Ayasofya’nın bu ülkede yaşayan Müslümanlar değil, tüm dünya Müslümanları için ne kadar önemli olduğunu, statüsünün devletin müzeye çevirmesi gibi bir keyfiyettin dışında olduğunu, dahası inanan insanlar için Fatihin lanetinin o hitabede hala yazılı olduğunu söylemeye gerek var mı bilmiyorum.

Balkan Paktı öncesi Yunanlılara kıyak çekmek, jest yapmak için müzeye çevrilen Ayasofya, nasıl bir gizli anlaşmanın eseridir ki hala ibadete açılmadı?
Ya da şöyle düşünelim, Ayasofya’nın ibadete açılması neden bu kadar zor?
Müslüman gençlik yetiştirmekle övünen bir iktidar o Müslüman gençlerin gidip namaz kılacağı bir camiyi neden açamıyor? Onları tutan nedir?
Ayasofya’da kıyama durmak her Müslüman’ın kalbine nakış nakış işlenmiş bir hayalken, iktidar nasıl bir Müslümanlık rüyasındadır ki uyanıp da bunu göremiyor.
Hani cesurdunuz, hani her şeyin üzerine giderdiniz, hani Allah’tan başka kimseden korkmazdınız.  . .  Hadi diyelim Fatih’in lanetinden korkmuyorsunuz da Allah’tan da mı korkmuyorsunuz? 

Medya’nın Sümeyye İle İmtihanı


Osmaniye'li Öğrenci Sümeyye Nur Satin’in YGS başarısı görülmeye değerdi
İçinde ilkleri barındırıyordu. Bazı düşünceleri yıkıyor, bazılarını ise tepe taklak ediyordu.
Türkiye’de ilk kez bir kız öğrenci tam puan alarak YGS Türkiye Birincisi olmuştu.
Bu Osmaniye için de bir ilkti.
Dahası ve asıl konu edilmesi, alkışlanması geren; başörtülü bir kız ilk defa böyle büyük bir başarıyı elde etmişti. (Evet, başörtülüler nihayetinde diğerlerlerinden farklı insanlar değil ama madem ki 28 Şubat sürecinde başörtülülere yapılan baskı yanlıştı, madem ki ötekileştirme savlarını yıkacağız, bu bulunmaz bir fırsat olmalı ve bu yüzden bu başarı daha fazla alkışlanmalıydı.)
Hani şu laik eğitim yaygaralarına antitez olacak kadar güçlü bir done vardı elimizde…
Başörtünün sadece saçı kapattığını, beynin o örtünün altında da tıkır tıkır işleyebildiğinin kanıtı.
Ya da daha basit bir anlatımla başarının yolu giydiğin kıyafetten, örttüğün ya da örtmediğin saçından geçmediğinin.
Cumhuriyetin o laik eğitim anlayışını bile tepetaklak edecek ya da şu Kuran-ı Kerim dersinde başını kapatsa sonra da açsa mı yoksa başı açık mı derse girse tartışmasını bile manasız bir tartışmaya çeviriverecek başarı örneği.
"Başörtüsü serbest olsa bile başörtülüler bizim üniversitelerimizi kazanamaz" ya da "Türbanlılar o puanı alamazlar." diyen rektörleri yalancı çıkaran bir başarı.
İkna odalarına içeriden kilit vurduracak bir haber.
Ve tüm önyargıları yıkan, yerle bir eden saf bir duruş.
Şimdi -burada küçük bir parantez açıp soralım- denebilir mi ki, üniversitelerde başörtüsü siyasi bir simgedir. Denemez, zira hiçbir siyasi çaba bir insana bu kadar başarı yükleyemez. Bkz. partilerin gençlik kolları.
Kaldı ki bu yaştaki bir kızın zihni henüz siyasi fikirlerle tanışmayacak kadar temiz.
O halde bu başarı da o kadar temiz ve güzel bir başarı.
Geçmiş yıllarda gazetelerde boy boy haberleri geçilen, ana haber bültenlerine çıkarılan, röportajlar yapılan diğer şampiyonlardan farkı neydi peki Sümeyye’nin?

Aslında yoktu bir farkı, o da iki göze iki kulağa bir burna sahip bir insandı, mesela işte elleri vardı, soruları da o elinde tuttuğu kalemle çözmüştü haliyle, ayakları vardı diğerleri gibi. Bildiğiniz yürüyebiliyordu. Mesela hayalleri de vardı, doktor olmak istiyordu. Tıpkı diğerleri gibi onunla guru duyan ve işte kızının YGS birincisi olduğuna dair haberlerin olduğu gazete kupürlerini ömür boyu saklayacak anne ve babası vardı.
Ama o gazete kupürleri bu defa eski YGS birincilerinin haberleri kadar büyük değildi. Her şeyi görebilen medya bu başarıyı görmemişti, ya da küçük puntolarda görmüştü.
Medya bu konuda attı. At gözlüğü takmıştı ve sırtındaki 28 Şubat’ın yükünü hala atamamıştı.

Aslında Sümeyye Nur Satin’in YGS başarısı  son günlerdeki 28 şubat soruşturmasının boyutları için fikir verebilecek muntazam bir ayna.
Medya da bu sorgulama sürecine dahil olmalı diyenleri haklı çıkaracak kadar önemli bir haberdi aslında.
Zira medya 28 sürecini askerin baskısıyla mı desteklemişti yoksa onlarda sürecin gönüllü destekçileri miydi?
Hangi gazete ve televizyonun bu süreçte zorunlu hangisini gönüllü haber yaptığını anlamak istiyorsanız o zaman bugün o gazete ve televizyonların Sümeyye Nur Satin’in YGS başarısını nasıl gördüğüne bakmanız kafi.

Orgeneral Yoksa, Kargo da Yok



Bu memlekette işini tam yapmayan kaç sektör var derseniz; tatmin edecek kadar uzun bir liste çıkabilir. Ama işini mutlaka “tam yapması” gereken kaç sektör var derseniz bu listenin top onuna kargo şirketlerini koymak yanlış olmaz sanırım.
Zira onlara değerli şeylerimizi emanet ediyoruz. Ve tabi bunu yaparken değerli zamanımızı da ... Beklediğimiz şeyin beklediğimiz zamanda gelmesi bizi mutlu ediyor. Sonra, daha sonra, bir gün sonra gelmesi değil… Kargo tam da bu yüzden var.
Sloganlaması “Söz verdiğimiz gibi” ama -muhtemelen tek ayaklarını kaldırıp söz veriyor olmalılar ki-  kargom üç saatlik yoldan üç günde geliyor.
Yurtiçi Kargo’dan bahsediyorum.
Cumartesi Denizli’den verilen kargom pazartesi saat 11 olmasına rağmen gelmeyince kıllanıyorum. Zira bundan üç yıl önce de aynı kargo firmasıyla bir kargo sorunu yaşamıştım ve üstelik de beklemekten nefret ediyordum. Marmaris merkez şubeyi arayıp kargomun akıbetini sormak istiyorum “Bizde böyle bir kargo yok” diyorlar. Olmalı, bi daha bakın , diye ısrar ediyorum. Kargonuz Armutalan şubesinde diye çek ediyorlar.
Armutalan şubeyi arayıp: “Afedersiniz ama kargom geç kalmadı mı acaba” diye sorma niyetindeydim ki “Yurtiçi Kargo’dan kargoyu almak ya da almamak” isimli tiyatro oyununun içinde buluyorum kendimi.

Durum şuymuş; benim kargom yanlışlıkla Armutalan Şubesine gitmiş, onlar da bu durumda merkez şubeye borçlandırma yapacaklarmış. (Borçlandırma: günün tüm kargolarını dağıttıktan sonra yanlış gelen kargoyu asıl şubeye ulaştırmak için dağıtım merkezine götürmek) Bu da onların anlatımıyla şu demek, kargom akşam dört gibi merkez şubeye ulaşacak, merkez şubeden de bana. Yani, ölme eşeğim kargo gelsin, dünya gözüyle gör öyle ölürsün. Benim değil akşamı dakikaları kaybetmeye zamanım var mı, hayır yok. Marmaris’teysem de tatil yapmak için burada değilim haliyle ki gideyim bi denize gireyim biraz güneşleneyim, esneyeyim, içkimden bir iki yudum alayım, o arada da kargom gelir herhalde durumu da mevcut değil.
Dahası kargo geciktikçe işlerim aksamakta. (Maddi bir kayıp da var elbet ki bu daha da can sıkıcı.)
Tekrar Marmaris merkez şubeyi arıyorum. Onların cevabı benim tahammül sınırlarımı aşacak kadar vurdumduymaz. Yarın teslim edebiliriz ancak diyorlar.
Dönüp Armutalan şubeyi arıyorum, yok mu bir çaresi doktor, diyorum. Var diyorlar, çok önemliyse gelip siz alabilirsiniz.
Evet, doğru ben tatildeyim, işim gücüm yok, kalkıp kargoyu alıversem ne olur sanki? Tamam, kapıda teslim parası verdimse verdim ne olacak ki, kargo sektörüne küçük bir bağış sayalım.  Hayır delimiyim neyim 3 saat ötedeki bir şeyi pek ala kendim de gidip alabilirdim, bunun için kargoyu yormanın âlemi var mı?
Anlıyorum ki sorumu Marmaris sınırları içinde çözemeyeceğim. Güney ege bölge müdürlüğünü arıyorum. Bir bayan çıkıyor. “yardımcı olmamı istediğiniz konu nedir” diye gayet nazikçe konuya müdahil oluyor. Durumu anlatıp kargo numaramı veriyorum. “Hımmm” diyor, “borçlandırma yapılmış, Merkez şubeye gönderecekler onlar da size bugün telim ederler.
Bugün teslim edemeyeceklerini söylediler, ki bana bugün değil bir an önce ulaşması lazım kargomun diyorum. Ama beyefendi, yanlış gitmiş, napabiliriz, arayayım bugün gelir kargonuz, diyor prezantabl duruşundan ödün vermeyerek. Size “napabiliriz” demeniz için mi o maaşı ödüyorlar diyecek oluyorum, demiyorum. Zira bu “bayan” hanfendiyle kaybedecek zamanım yok. Siz arayın ben de n’apabileceğinize bir bakayım deyip İstanbul merkezi arıyorum. Saat 11:30. Müşteri hizmetlerini arıyorum, biz size döneceğiz deyip numaramı alıyorlar. Saat 12:00 İstanbul merkezi tekrar arıyorum. Ama bu defa işimi sağlama almak için direk holdingi. “Bu telefonu size kim verdi” diyorlar önce. İnternet sitenizde mevcut, demiyorum “Sorunumu daha aşağılarda –ki buna, arayacağını söyleyip, yarım saattir aramayan müşteri hizmetleriniz de dahil- çözebilecek birini bulmadığım için sizi rahatsız ettim” diyorum. Güney Ege bölge müdürlüğü de mi, diyor, evet, diyorum. Bakalım ne yapabiliriz deyip bu defa direk bölge müdürünü bağlıyor.
Sonra ne mi oluyor? 20 dakika geçmeden kargom teslim ediliyor.
Bu sorunu 2 saat gecikmeyle de olsa G. Ege bölge Müdürü’nün şahsi çabalarıyla çözüyorum.

Ve bugün yani 3 gün sonra ne oluyor dersiniz?
Bugün Yurtiçi Kargo’dan almam gereken kargo yine yanlış şubeye gidiyor.
Bu defa Güney Ege’deki o hanfendi “Efem sorun Denizlinin sorumluluğunda olan Akdeniz Bölgesinin sorunu, kargoyu yanlış adrese yolluyorlar”.  Akdeniz Bölge Müdürlüğü; “Olur mu efem, adres doğru” G. Ege: “Adres yanlış, Mustafa Muğlalı Caddesi tamam ama başında Orgenarel olacak.
Derin devlet sorununa doğru gidiyor sanki mesele. Neymiş, hem Marmaris’te hem de Armutalan Beldesi’nde Mustafa Muğlalı Caddesi varmış. Ama Marmaristeki Orgenaral Mustafa Muğlalı imiş. Yani ben adresi yanlış veriyormuşum. Başına Org. koymam gerekiyormuş.
Gerekçeye gel. Bir defa Armutlan başlı başına bir belde. Oraya kargo isteyecek olsam mutlaka Armutalan / Marmaris diye yazarım.  Sadece Marmaris yazıyorsam, Marmaris içinde bir yerdir. Armutalan, İçmeler, Beldibi ya da Datça değildir. Ki bunu en iyi bilmesi gereken kargoculardır.
Sonuç olarak ben bugün de kargomu zamanında alamadım. Ve bu defa mesai sonuna doğru aldım kargoyu. Kaybettiğim zaman ve zararımı karşılayacak bir muhatabım bile yok.
Ha bu arda acil sorun kaydı geçen müşteri hizmetleri hala aramadı. Nasipse atı alan Üsküdar’ı geçince telefonumu çaldıracaklardır.
Belki yarın belki yarında da uzak.

Otobüs Yoculuğu Sendromu. Volume 1


Fark ettiğimde artık çok geçti. Marmaris Denizli arasındaki üç buçuk saatlik yolu Pamukkale Turizmin o  küçük ve aslında servis otobüsü olarak kullanılan otobüslerinde geçirecektim. Üstelik cam kenarı değil de koridorda.  “Otobüs yolculuğu sendromum” hortluyordu ve benim bunu önlemem için yapacak hiçbir şeyim yoktu: bileti almıştım bir kere.

Eğer 2 saatten fazla yolculuk yapacaksanız bu ucube taşıta asla binmeyin, onun yerine bir traktör römorkunda seyahat edin daha az sallanırsınız.  Midemle akciğerimin yer değiştirdiğini ve böbreklerimin de o arada kendine kaçacak delik aradığı bu yolculukta,  camdan etrafa bakıp bu talihsizliğimi unutturabilecek bir şansım bile yoktu. Koridor tarafında oturmanın en çekilmez yanı gelip geçenin size değmesidir. Bu konuda muavinin olağanüstü gayretlerini taktir etmeden geçemeyeceğim.
Sanki büyük otobüsteymiş gibi servise çıktı. Önce “ne içersiniz” faslı, -hayır Starbucks’tayız da dark espresso isteme seçeneğim mevcut sanki, kıytırık bir sallama çay, üçü bir arada, en ucuzundan meyve suyun var, ki markasını da görüyorum. -  Bütün bu içecekleri birer kez dolandırıyor otobüste. Sonra çöpleri toplama faslı, arada bir kaptana özel servis derken, sol omzumla sol bacağım ha bire diz ve kol darbelerine maruz kalıyor.
Bu arda “neden bu kadar popüler bu hanım kızımız” diye Pucca’nın ilk kitabını da okumak için yanıma almıştım.  Allahtan kitap dikkat gerektirecek kadar mühim bir eser değil. Hatta bu günlükler için “Eser” kelimesi bile şaheser mesabesinde bir tanımlama olurdu. Sıradan, fazlasıyla vıcık vıcık, zeka yoksunu şirinlikler de mizah olarak size yutturulmaya çalışılmış.  Peki onu bu kadar popüler yapan ne derseniz; İflah olmaz merakımız ve bir hanım kızdan beklenemeyecek kadar arsızlaşmış bir dil ve anlatım. Evet, hakkını vermek gerekirse arada ilişkilere dair çok sağlam tespitleri var ama sorun şu ki bu kadar ahlaksızca bir ilişki yaşayacaksanız karşınızdaki kişiyi bu kadar önemsemenin de bir anlamı yok. Boş şeyler.

Denizli'nin Kale ilçesinde mola veriyoruz.  Ben şu yol bir an önce bitse de kurtulsam diye düşünürken kaptan bize acımış olmalı ki petrol istasyonundan bozma bir tesiste durdu. İçinde çiklet ve bisküviden başka bişey olmayan bir büfe, birkaç parça hediyeliğin olduğu tezgahlar (isim tireni, kolye, bileklik ve şaşı bakan koyun heykelcikleri –kabul ediyorum koyunlar öyle şaşı şaşı çok sempatikti-) ve kamyoncu lokantasını andıran bir restaurant.  
Tesisin tek güzel tarafı hala 50 kuruşa çay veriyor olmaları, üstelik wc için de para ödemiyorsunuz. Buranın sahipleri ya çok az kazanıyor ya da yolcuyu yolmayı bilmeyecek kadar naif insanlar. Yoksa daya karbonatlı çayı ardından wc ye zor düşsün arkadaş, bi de ondan para al.  
Çayımı içip bu naiflikleri kutlayarak otobüse doğru yol alıyorum. Ama o da ne; otobüs yok. Acaba anons yapıldı da ben mi duymadım. Yok canım, geldiğimizde anons olmadı ki mola bittiğinde olsun. Hem ne diyecekler; “Marmaris – Denizli seferini yapan pardon sefer dedimse lafın gelişi- yollarda eziyet çeken Pamukkale Turizmin sayılı yolcuları;  mola süreniz dolmuştur maalesef. Eziyet çekmek üzere otobüsteki yerlerinizi almanız rica olunur. Kalmak isterseniz de size hak verir bi sonraki Denizli otobüsüne kadar memnuniyetle misafir ederiz. Yolkenarı Dinlenme Tesisleri tez zamanda hayırlısıyla, kazasız belasız varmanızı temenni eder” mi?
Önce paniklesem mi acaba diye düşünüyorum, sonra bakıyorum etrafa tesisteki bazı yolcular bizim otobüsten ve benim aksime onlarda telaş eder bir hal de yok. Sakin sakin geziniyorlar.  Ben de durumu çaktırmadan otobüsü arıyorum. Tahmin edemediğim gibi tesisin araksına çekmiş otobüsü yıkıyorlar. Tabi bu arda bizim mola süresi 20 dakikadan yarım saate doğru hızla ilerliyor.

Denizliye ulaştığımızda 3 saatlik yol mola ve terminal beklemeleriyle 4 saati bulmuştu. Kendimi bir taksinin konforlu koltuğuna atıyorum. Huzur 10 dakikalık mesafede ve adına da otel diyorlar. 

Antakya Hatırası: Kalp Krizi, Halk Otobüsleri ve Asi'de Ölü Bir Koyun


Antakya’ya ne zaman gelsem mutlaka benim için “ilginç” ama Antakyalı için sıradan manzaralarla karşılaşmam pek ala mümkün olabiliyor. Mesela ben Hatay’a gelmeden önce Suriye’deki çatışmaların Antakya’da fena halde etkisinin olacağına kendimi inandırmış ve bu yüzden de biraz tereddütlü gelmiştim. Ama Türkiye’nin herhangi bir şehrinde duruma nasıl endişeyle, merakla, tedirginlikle bakılıyorsa burada o kadar normal karşılanıyor. Hatta ‘yuh yani’ denebilecek bir ilgisizlik, vurdumduymazlık, ‘aman sendecilik’ bile var, yer yer. Bir tek künefe fiyatları yükselmiş sanki. Bu yüzden de artık bütçemi etkilemesin diye künefelerimi sade yemeye özen gösteriyorum.

Antakya halkının mülayimliği, kaderciliği ya da adı her neyse şehre bi sakinlik bi dinginlik katıyor.  
Mesela, sokakta bi amca kalp krizi geçirmiş birkaç komşu dışında merak eden yok.
Durum o kadar normal ki insanlar bu olayı kanıksamanın ötesine geçmiş.
–Aşağıda anlatacağım olayların gerçek kişi ve kurumlarla birebir ilgisi vardır.-

Ambulansın tüm ekibi amcayı hayata döndürmek için çabalarken (Kalp masajı suni teneffüs vs.) ve amca dönemem dercesine direttikçe ekip daha bi hırsla –diyelim- amcayı hayata döndürmek için çırpınıyor.
Artık nasıl bi koşturmayla gelmişse ambulans, yolu ikiye böler gibi durmuş, bildiğiniz yarıya kadar kapatmış.

İşte o ana bir şey oluyor. Bir halk otobüsü geçmek istiyor ama otobüsün geçebileceği kadar bir boşluk yok. Ya geri gelip diğer sokaktan geçecek ya da bekleyecek.
Ama otobüs şoförü bunları yapmıyor. Onun başka planları var.  Otobüsten iniyor, polis çemberini –rahatlıkla ve bizim şaşkın bakışlarımız arasında- geçip hastanın başına kadar gidiyor. Ve amcayı hayata döndürmeye çalışan ekibe “Hocam ambulansı biraz kenara çeker misiniz” diyor. “Amca zaten yaşamış yaşayacağı kadar, kaderinde varsa ölür, sen yolu aç da biz sıramıza yetişelim bari” der gibi. . .
Şimdi merak etmişsinizdir, ekip amcayı bırakıp otobüs şoförünün hayati önemdeki(!) derdine çare oldu mu diye? Tabi ki bunu yapmadılar. Az önce çemberi geçmesine müsaade eden polis, şoförün koluna girip çemberin dışına çıkarıyor.


Söz Halk otobüslerinden açılmışken konu bu kadar kısa bir enstantaneyle geçiştirilemeyecek kadar mühim. Zira asi nehrinin batı yakasında toplu taşıma Halk otobüslerinin tekelinde. (Tabii 10 liranız varsa taksi de sizi şehrin istediğiniz yerine bırakabiliyor.)
Halk otobüslerinde yolculuk yapmak ise tam bir kâbus. Öncelikle gideceğiniz yere zamanında varamıyorsunuz, otobüs her durakta azami birkaç dakika bekleme hürriyetine sahip, canı isterse bu 5 dakikaya kadar çıkabiliyor.
Eğer bu sizin canınızı sıkmaya yetmiyorsa durak gözetmeksizin yolcuyu bulduğu yerde alma ya da canı istediği yerde bırakma gibi bir alternatif de mevcut.
20 dakikada varacağınız bir yere sizi 35 dakikada ulaştırma konforuna sahip halk otobüsleri best seller bir romanı bir haftada bitirebileceğiniz mükemmel bir yürüyen cafe. Tabi bozuk yollarda hoplaya zıplaya giderek kitap okuma zevkine sahipseniz.

Ben hala 15 gündür kaç numara hangi güzergahı kullanır çözememiş durumdayım.
Sebebi batı yakasında Köprü ile Primall Alışveriş Merkezi ya da Otogar arasında her sokaktan ayrı bir aracın geçmesi, bazen bu güzergahların sık sık çakışması ve her halükarda dolana dolana son durağa kadar varmanız. (15 günün sonunda pes edip kendimi okuduğum kitaba gömmeye karar verdim.)

Halk otobüslerinde yeterince çile dolduramadım derseniz mesai saati bitişini bekleyin. Ayakta yolcu kapasitesinin nasıl bir çırpıda aşıldığına, balık istifi gibi otobüse dizilmenize şahit olabilirsiniz. O kadar ki vitrin mankenlerini bile koysan o kalabalığa canlanıp isyan edebilirler. Ama işte mülayim Antakya halkı bu durumu birkaç oflayıp puflama dışında kabullenmiş görünüyor.   Öyle ki yemeğini otobüste yiyen de var, çocuğunun altını değiştiren de. Yine de internette yaptığım araştırmalarda konudan şikayetçi olan birkaç Antakyalı var. Halk otobüslerinin bu pervasızca dokunulmazlığını tek kooperatifle yapılan –rekabetsiz- taşımacılığa bağlıyorlar. Alternatifi olmadığı için bu kadar rahat davranabildiğini düşünüyorlar ki o tarafı bu yazının sınırlarını aşar.

Antakya güzel olduğu kadar ilginç de bir şehir. Bu sabah asi nehrinde 20 dakikakaya yakın yüzen ve gözden kaybolan koyun cesedinin benden başka kimsenin ilgisini çekmemiş olması bile nereden bakarsanız bakın bu şehrin kendine has durumuyla alakalı olduğunu düşünüyorum. Koyun cesedi gördüm diye anlattığım bir Antakyalı dostumun cevabı ise durumu özetliyordu: “O ne ki ben birkaç tane insan cesedi bile gördüm, ölmüş sonuçta n’apalım.”
N’apsak ki ben de bilemedim bak şimdi…

Bir Sistematik İşkence Yöntemi; İzdivaç Programları


Tatildeyseniz ve bunu evde geçirecekseniz sabah 8 ila akşam 8 arası asla televizyon açmayın. Yemek programları, bu gün ne giysem diye bir türlü karar veremeyenler, tekrar kelimesini bile kendinden soğutan diziler ve evlenilecek kızları/erkekleri eğlenilecek şebek yapan izdivaç programlarından mütevellit sizin sinirlerinize oynayan bir yayıncılıkla baş başa kalırsınız. Reklam arasında nefes alırım diye düşünmeyin o dakikalarda da bal reklamları var ki insanı Anzer pardon kanser etmek için kafi. 
Ama bu 12 saatlik gündüz yayını –diyelim- içerisinde izdivaç programlarını ayrı bir yere koymak gerek. Yiğidi öldür hakkını da inkar et gıkı çıkmaz. Öylesini iğrenç, öylesine ‘n’oluyor lan bize’, öylesine manyakça bir yayıncılık. İlk zamanlarında ibret-i alem için bakmak lazım derdik. Artık bırakın ibret almayı ateş almak için bile zaplanamayacak kadar utanç verici görüntüler...

Yıllardır ekranda olan izdivaç /evlilik programlarını pek izlemişliğim yok maalesef. İlgimi mi çekmemiş, anlayamamışım mı, pek bi avam mı bulmuşum, içinde izlenmeye değer bi’şey mi bulamamışım, bilmiyorum.  Bu yüzden insanlar bunu neden izler diye devasa bir soru işareti vardı hep zihnimin orta yerinde duran ve ha bire kafamı kazma kürek ve de bilumum tarım aletiyle eşeleyen. İşte bu soruya cevap bulmak için her açtığımda en fazla 5 dakika tahammül edebilmiş ve kumandayı kaptığım gibi başka kanallara ışık hızıyla kaçmışımdır.
Bazıları bu programları eğlenceli bulup dalgasını geçiyor olsa da işi abartıp akşama kadar  gözünü kırpmadan izleyen ya da  her fırsatta kanallarda arayıp tarayıp bulduğu yerde programa çakılıp kalan insanlar tanıyorum.  O zaman da acaba program yapımcıları mı bizle dalga geçiyor diye de düşünmeden edemiyorum. Böylesine saçma sapan, öylesine çetrefilli, şöylesine elle tutulur bir yanı olmayan, gerçeklikten uzak, abuk sabuk bir durum var ortada.

Hafızamda kalmış magazin kırıntılarından hatırladığım kadarıyla bu programların sunucuları öyle 4x4 izdivaç yapmış, örnek evlilik hayatı olan insanlar değil. Hayatlarındaki tek amacı para kazanmaktan başka bir şey olmayan ve bunun için onca rezilliğe katlanmak zorunda kalan bu insanların değil mutlu bir evliliğe vesile olmaları, iki pandanın saadetine bile faydalı olacakları konusunda derin, iflah olmaz şüphelerim var.
Öyleyse konu örnek olmak, faydalı olmak, saadete götürmek, bir yastıkta kocatmak felan fıstık değil. Gündüz kuşağı reklam pastasından koca bir dilim götürmek. Zira, maalesef bu saçmalıklar silsilesini izleyen hatırı –aslında sayılmaya değer olmasa da yayıncılara para kazandırdığı için- sayılır bir izleyici kitlesi var.

Peki bu reytingi sayılır izleyici kitlesi neden bu programları izler?
Psikologlar ve konunun uzmanlarının tespitleri der ki “ ‘Bu tür programları çekici kılan o insanlarla özdeşim kuruyor olmaları.’  Bu yorumu duyunca “Ulan kimse mutlu bir evlik yapmamış mı bu ülkede” diyesi geliyor insanın.
Evlilik programlarına katılan kendine uygun bi eş adayı bulamayan, bulacak ortamı olmayan, çaresiz insanlar için orası son çare, tutunacak son dal, kuyuya sarkıtılmış ip, denizdeki yılan gibi bir şey.   Öyle olmasa insan kendisine yaptırılan o kadar şebekliğe katlanabilir mi?
40’lı yaşlara gelmiş insanların buralardan medet umması bir nebze anlaşılabilir belki, yani kendimizi biraz zorlarsak bunu başarabileceğimizi düşünüyorum. Haline acınacak olanlar 50 yaş ve üzeri, bir ayağı çukurda nine ve dedelerin elektrik arayışları.  
Aslına bakarsanız elektrik panosu arayan yaşlıların durumu mu, yoksa zengin koca peşindeki genç kızların durumu mu daha vahim karar vermek zor.
Biz ne zaman kendimizi rezil etmeye bu kadar heveslendik, ne zaman bu kadar duyarsız ve ruhsuz hale geldik? Para kazanma hırsı ne zaman insan onurunun önüne bu kadar hoyratça geçebildi?  Biraz çaresiz, biraz akılsız, biraz gösteriş veyahut şöhret meraklısı, ama en nihayetinde zavallı insanların o zavallı hallerini huşu içerisinde izleyip bundan keyif ya da her ne halt alınıyorsa almak gibi bir zehir hangi ara bizim insani damarlarımıza enjekte edildi?
Silkinin ve kendinize gelin gibi bir sosyal mesaj verme derdinde değilim ama canını seven gündüz televizyon izlemesin. 

Görücü Usulüne Neden Sıcak Bakıyorum?


Bundan üç yıl önce bizim görücü meclisinin yoğun baskılarıyla gorucuusulu.com'a üye olmuş ve ilk deneyimden sonra üyeliğimi süresiz askıya almıştım.  (Bkz. "Görücü" başlıklı  yazım.) Zaten o günden sonra evdeki görücü meclisi de kendini feshetmiş ve "ne halin varsa gör" notası çekmişlerdi.
Bu uzun üç yıl, evlililiğe giden bütün yolları araştırmakla geçti. "Doğru aday" aramaktan heder olayazdığım bu süreçte seneçenekler arasına koymadığımız tek şık "evlilik proğramlarıdır." Ki orada aramaktansa bekar kalmak daha şirin gelir gözüme.  Sonuç olarak çemberi tamamladığımda 3 yıl önce başladığım yere geri döndüm.  Tamam, ben evlilik konusunda aşırı seçici, fazlasıyla titiz olabilirim ama yine de bir emek vardı ve başarısız olduk.
Evet, tecrübe denen en bilimsel veriler der ki; en iyi yol, bildiğiniz yoldur. Yani görücü usulü.
Yeni bir mesajınız var "Üyeliğiniz tekrar aktif hale gelmiştir. Nabeeer?"
Zihindeki önyargıları temize çekmek için, son söyleyeceğim şeyi en başta söyleyeyim; evleneceğiniz insanda evlenilmeye değer şeyler arıyorsanız şu zamanda evlenecek kız bulmak primetimeda izlenebilecek adam gibi bir proğram bulmaktan daha zor. Biraz aptalsanız zaplamaktan yorulduğunuz bir anda saçma sapan bir proğrama takılıp kalıverirsiniz de asıl seyretmeniz gerekeni bulduğunuzda artık gördüğünüz sadece jeneriktir.  "O kız mı, geçmiş olsun, haftaya evleniyor bu da sana kapak pardon düğün davetiyesi"
İşi ehline yani çevrenize bırakmak ve onların seçimlerine güvenmek daha mantıklı.
Bir de şuna açıklık getirmek gerekir sevgili meraklı okur: " Eski usul görücü yerini daha modern bir sürece bıraktı. İlk aşama "kızı görme, kızın da sizi görmesi"  ile tatlı arasındaki süreci uzun tuttuğunuz müttetce sorun yok. Zira iletişim denen şey kız ve muhtemelen erkek kardeşi ya da ablası olmadı annesiyle birlikte muhallebicide yapılan görüşmeleri tarihin tozlu raflarına kaldırdı. Bu yüzden de uzun uzun telefonda ya da nette konuşabilir ve o kişiyi tanıyabilirsiniz.  Bu yönteme eskiler "görüşçülük" diyorlarmış. Tenhada felan buluşmadıktan sonra aileler buna da sıcak bakarlarmış eski İstabul muhitlerinde. (Ben de ne araştırma yapmışım kardeşim öyle, kendi hırsımdan korksam mı acaba?)
Burada genel kanı "iyi bir işiniz varsa o sizi bulur", hatasıdır -ki bu, seçimi karşı tarafa bırakmak demektir aynı zamanda- onun da riskleri bi hayli fazladır.
Gelelim görücü dışı alternatiflere;
Eski Okul Arkadaşları: Siz hayatımı düzene koyayım diyene kadar bir çoğu okul biter bitmez zengin ya da iyi bir işi olan bir koca adayını kafalayıp evlenmişlerdir bile. Elde kalanlar ya çirkindir, ya da birini beğenmeyecek kadar burnu havada tiplerdir.
İş Arkadaşları:  Evelencek bir iş arkadaşı bulmak biraz şanslıysanız mümkün, evliliğe giden yolda  tökezlemeden devam etmek fazla şanslıysanız mümkün, evlenmek ballıysanız mümkün. Ki herkes  ballı olmuyor.
Sosyal Medya: Bu biraz riskli bir durum, Facebook'da face'inin bookunun çıktığı bilinen bir gerçek artık.  Kimin "ne ayak" olduğunu çözmek çok zor.  Orası eski arkadaşları bulma yeri gibi, tamamen kaygan bir zemin zaten. Onun yerine sürücü kursu, dil kursu hatta eş dost düğününde kısmet aramak daha sağlam temelli olurdu.  Twitter kafa uyuyumu açısından iyi fırsatlar sunuyor, aynı zamanda atılan tivitlerden kişiyi tanıma fırsatınız var. Fakat yine de bu kadar sosyal bir aday kafalarda sou işareti bırakmıyor değil. hadi diyelim "o kişiyi buldunuz" sonrasını toparlamak, devam ettirebilmek zor: "ona niye yazdın, onu niye ekledin, bununla neden konuştun, şu sana niye cevap yazdı" gibi ağır bir sınavdan geçmeniz gerekir ki, ben henüz bu sınavı geçeni görmedim.
Ve son seçenek, ilk görüşte aşk: Bir defa köşeleri dönerken yere ya da havaya bakmanız gerekiyor, sıklıkla kütüphanelere uğramak ve mümkünse elinde taşıyamayacağın kadar fazla kitapla yalpalayarak yürümek, yeşil ışık yanmadan yola çıkmak -bu çok risklidir tavsiye edilmez, filmlere aldanmayın-, alışveriş merkezlerinde sepetleri karıştırmak gibi seçenekleri olan ama bana sorarsanız bin yıl geçse de bunun olmama ihtimali Natalie Portman'ın size evlenme teklif etme ihtimalinden daha düşük bir atraksiyon.
Harcadığınız emek, zaman, para vs düşünüldüğünde görücü dışındaki ihtimaller insana pek de cazip gelmiyor sonuç olarak
Artık eskisi gibi katı görücü kuralları da yok. Biraz kendinizden eminseniz istemediğiniz kimseyle evlendiremezler sizi. Hadi diyelim gördün, beğenmeme seçeneği diye birşey var ki artık aileler bunu anlayışla karşılayabiliyor.
İşte başta söylediğim tanışma aşaması var; tatlı, nişan dönemleri. Nişan atmak bile biraz abes kaçsa da iyi bir nedeniniz varsa çok fazla da sıkıntı olmaz sanırım.  Zaten böyle şeyler görücü dışı alternatiflerde yapılan nişanlarda felan da olan birşey. Benim önerim 4-5 aylık bir tanışma evresi geçirmek.
Gelelim son olarak istatisliklere görücü usulü hala yüzde 60 gibi diğer evlilik türlerine yüzde 20 lik bir fark atmakta: Yani görücü usulüyle evliliklerde boşanmalar daha az.
Erich From "Sevme Sanatı" adlı kitabında der ki " Görücü usulü evlilik sevgiyi yaratma şansının daha fazla olduğu evllilik şeklidir."  Konuyu böyle batılı, modern bir teze de bağladık.   Sorun olursa suçu Eric froma atabiliriz. İçimiz rahat.

Sonuç olarak kendi adıma "Görücü" kurumuna sıcak bakıyorum.

Başörtülülerin Sosyal Medyayla İmtihanı


Daha şunun şurasında 10-15 yıl öncesine kadar fotoğrafı kişinin özeli sayılırdı, özellikle bayanlar için. Mesela toplu resimlere her bayan girmez –çekilenleri kenardan izler- , ya da herkese fotoğraf çektirilmez, üniversite yıllıklarına girmez, girerse de fotoğraf verilmezdi.  Özellikle kapalı bayanların bu konuda daha hassas olduğunu söylemem bile laf kalabalığına girer.
Dijital fotoğraf makineleri ve fotoğraf çekebilen cep telefonlarından sonra haliyle çekilen onca resim albümlere sığmaz oldu. Her insanın içerisinde var olan, teşhircilik,  daha masum tabirle gösteriş merakı, daha alengirli tabirle popüler olma hevesi, teknolojinin de yardımıyla hortlayıverdi. İşte o, nereye koyacağımızı bilemediğimiz fotoğrafları koymak için Facebook bulunmaz bir fırsattı birçoğumuz için.  Zira beğenme ve yorum yapılabilme özelliği sayesinde Facebook insanların içindeki zapt edilemez egoları birer birer ortaya çıkardı.
Çirkin, şişman, kısa boylu, kel, fodul, şaşı olmanızın bir önemi yoktu. Zira photoshop diye bir icat vardı ki  Blair Cadısını bile birkaç küçük rütuşla Angelina Jolie’yim diye size yutturabilirdi. (Saçları düzelt, dudakları kalınlaştır, bi de kucağına Afrikalı bir çocuk montajla tamamdır.)
Facebook ve fotoğraf denildiğinde akla ilk gelen varlıklar “Emolar” olmalı. “ Var mıydı lan böyle bir renk ”diye gökkuşağını bile hayrete düşürecek envai çeşit saç rengi, elektrik çarmış gibi duran saç şekli; yamulmuş, büzüştürülmüş dudaklar,  pazardan yağmalanmış ve muhtemelen karanlıkta bakılmadan giyilmiş, uyum kelimesini hafızadan silecek kadar uyumsuz kıyafetleriyle aynanın karşısında endamını, olmadı ellerini, o da olmadı ayakkabılarını çeken Emolar sürecin kırılma noktasıdır. Zira bu kadar berbat bir resmi herkesin görebileceği bir yere koyup sonra da  gelen yorumlara "üff snne be salak, "resim değil fotoğraf" gibi gayet bilimsel ergen özgüvenlilik halleri diğerlerini de bu konuda oldukça cesaretlendirmiş olmalı. Sonrası “Facebook’ta fotoğrafı olmayanı dövüyorlar” durumuna kadar uzanan, kaçırılmış ipin ucudur: “Zaman, mekan, hal ahval ve durum fark etmeksizin şuursuzca depolanan fotoğraflar.”
Fakat bu sürecin içerisinde kapalı kızlarımızın durumu biraz kafa karıştırır niteliktedir. Onların da bu gösteriş merakına dahil olmaları nerden bakarsanız bakın başlarına taktıkları örtüyle derin tezatlar içermekte. Zira örtünmek, kendini gizlemek, teşhirden uzak durmak kaygısı ve tabi bunun temellerini oluşturan inancı gereği örtünen kızların kendini bu kadar ortaya atması ne kadar doğru?
Kişinin kendi tercihi, kim karışabilir ki” savunması da durumu kurtarmaya yetmiyor maalesef…  Başörtüsü, onu takan kişinin ait olduğu inancı gösteren bir kıyafettir nihayetinde.  Yani başörtüsünü taktığınızda sadece kendinizden sorumlu değilsiniz, inandığınız dini de temsil ediyorsunuz. Yaptığınız bir hata sadece sizin kendi hatanız olmuyor. Sizin gibi milyonlarca Müslüman’ı da lekelemiş oluyorsunuz.
Hadi diyelim ki resim koydunuz, ya peki o cıvıklık abidesi gibi duran, şımarık tavırlar, emovari dudak bükmeler, her tür bakıştan birer adet konmuş ve hafta bir değiştirilen pozlar felan filan, uzar yani, nedir?
Tabi Durum sadece fotoğraftan ibaret değil. İşte Twitter’da yaptığı her haltı paylaşan insanlar var, ki maalesef bunların içinde de kapalı kızlarımızdan ziyadesiyle örnek görmek mümkün. Tamam, geri planda olsunlar, inzivaya çekilsinler falan da demiyoruz da her şeye de zıplanılmaz ki. O zaman farkın nerde bana onu bir söyler misin?
Ayet, Hadis paylaş, Mevlanadan Şemsten Yunus Emre’den sözler yolla, dini mesaj kaygısı taşıyan tivit at sonra da çık I'm at o AVM senin I'm at bu sahil benim I'm at o cadde şakirt kardeşimin I'm at bu sokalar da gariban Müslüman kız kardeşim olsun yaz. Yazık.
Hadise öyle bir vahim uçuruma doğru kaymakta ki, benim bu yazıyı yazıyor olmam bile duyarlı bir Müslüman’ı utandırır mı diye düşünmekteyim. Varın gerisini siz düşünün.

İktidarın İsimsiz Vekilleri Ne İş Yapar?


 TRT3’te bütçe görüşmeleri var. Vekilin konuşmasından anladığım kadarıyla –ki aslında çok da emin değilim- Meteoroloji bütçesi.
Şahsı adına söz alan vekilin 5 dakikası var. 4. dakika sonunda mikrofon kapanıyor, sonra kendin söyle kendin işit durumu devreye giriyor ki tam bir ateşten frak. Sürenin azaldığına dair mikrofonun üzerinde lipidik lipidik diye yanıp sönen ışıkları fark etmediysen konuşmanın ortasında öylece kalıyorsun –çok pis bir durum-. Cümlenin öznesini tümlecini söylemişsin, yüklemde ağzın öylece açık kalmış. Sussan içine oturacak, konuşmaya devam etsen sessiz film, daha da rezil olacaksın. İnsan utancından sonraki altı ay içinde bırak söz almayı oylamada el bile kaldıramaz, seçim bölgesine 2 yıl uğrayamaz.
Zira şahsı adına söz alan milletvekillerinin çoğu partisinde bir bakanlık bi  grup başkanlığı olmadı kıytırık bir komisyon başkanlığı dahi alamamış vekiller. Bu yüzden konuşmasını da aslında kimse dikkate almıyor. Hatta 5 dakika mola geldi diye ufaktan şekerleme yapanlar, önündeki kağıda cin ali çizenler, maillerini okuyanlar, hakkında atılmış tivitlere bakanlar –#sakaciegemen-,  ihtiyaç molasına çıkanlar ya da bi sigara tüttürüp gelenler için bulunmaz fırsat oluyor bu konuşmalar. Bu yüzden o ortamda yapılan bir hata sizin bir dahaki seçimde seçilememenize kadar gidebilecek felaketler zincirinin ilk halkasını oluşturmaya aday bir sürecin ilk adımı oluyor.
İşte, şahsı adına konuşma yapan vekillerden birisi söz alıyor, AK Parti Batman milletvekiliydi yanılmıyorsam.  Konuşmanın ilk dakikası uzun bir hitap; “başkan vekili, bakanlar, milletvekilleri, basın, ekranı başında -benim gibi- onu izleme talihsizliğine denk gelmişler falan filan. Bir ara mikrofonunu düzelten meclis görevlisine bakıyor. Adını hatırlasa onu da aradan çıkaracak.
2. dakika meteorolojinin tanımı ve etkileri konulu kısa bir ders niteliğinde geçiyor. 3. Dakikada bütçe diyor. "Evet" diyorum "sonunda konuya dahil oldu galiba", ama hayır sevgili vekil bütçenin bildiğiniz iktisadi tanımını yapıyor önündeki kağıttan. “Olsun” diyorum içimdeki Polyanna’ya göz kırparak, “belki de bu zamana kadar tanımlayan olmamıştır”. Bu tanım ve bütçenin anlam ve önemiyle 4. Dakikaya giriyoruz, sonra iktidarın iktisadi başarılarını öven 1 dakika daha var önümüzde, bir saate bedel bir zaman dilimi geliyor bana. Sonra “o yanıp sönen ikaz ışığı mı?" diye soruyorum yanımdakine. İşte tam da o sırada tüm sesler kesiliyor, bir huzur bir ferahlık bir sükunet. Allahım yaşamak ne güzel!  
Sonuç olarak biz bu konuşmada bütçeye yapılmış bir katkı bir öneri ya da ne bileyim imkânsız ama bir eleştiri göremiyoruz.
Ben hala düşünmekteyim Batmanlılar bu adama niye oy verdi?

Ekşi Sözlük Kendi Eblehliğinin Kurbanı mı?


Ekşi Sözlük'ün giriş sayfasında berbat bir Türkçe ve imla kurallarından bihaber bir bitiş cümlesi var "devletin milletini küçük düşürmesi ve ebleh yerine koyması yasaktır."
Sitenin kullanıcıları Ebleh kelimesini şöyle açıklamışlar: "dengesiz hareketler yapan, dengesiz konuşan, düşüncesiz ahmak (..)"  Sitede Peygamber Efendimize hakaret edenler -sarf ettikleri sözler itibariyle- tam da bu tanıma uyuyor.
Şeyler içerden değişir oysa, başka bir deyişle, içerden bozulur.
Bu kural, abuk sabuk bilgi kaynağı" Ekşi Sözlük için de geçerlidir.
Düne kadar Ekşi Sözlük'te çiziktirilen hakaret ve saygızlığın artık sayfa kenarlıklarından taşıp, ekrana falan bulaşmış olmasına (gereksiz konularda bağırmaktan diyelim) sesi çıkmayan kişiler -en başta kendi yazarları-  kafasını gömdüğü kumdan çıkarıp "Ekşi Eblehliğime dokunma" diye telaş içinde sağa sola koşuşturmaya başladı.
Ekşi hadsizliğin kapatılması, ya da reklamyok kampanyasındaki zamanlama manidar bulunabilir. No panic ,  bu ülkede bişey olduğunda mutlaka manidar bir zamana denk gelir zaten.  Ergenlik sivilcesi patlamamış siyasi bilinçle paniklemenin alemi yok

Sözlüğe bu zamana kadar asgari bir güven vardı. İyiydi hoştu ilişkiler. Bu yüzden oraya gerektiğinde bilgi almak için girilir ve sağı solu kurcalamadan usulca çıkılırdı. O konuda ne yazılmış, bu konuda ne yazılmış diye şuursuzca, septik bir sörf ihtimali olmayacağına göre bu hakaretleri herkesin göremesi ve yazıldığı anda tepki çekmesi pek öngörülebilir bişey değil.
Kaldı ki, Ekşi Arsızlıkta temel sorun "manidar zaman" değil, hakaret dolu saygıslık. Ortada Müslümanların Peygamberine yapılan bir terbiyesizlik varken Ekşi hakaretlerin susturulumasını istemeye gösterilebilecek en akil ve makul tepki "Bunu yapmak için neden bu kadar geç kalındı?" olması gerekirdi.

Neden şimdi sorusunun aslında basit bir cevabı var: siz zamanında otokontrolünüzü yapmazsanız birisi gelir ve en umulmadık anda ya da onun tam da istediği zamanda sizi fabrika ayarlarına yollar. Çünkü bunun olmasını siz canı gönülden istediniz, ama farkında değildiniz. Farkına varmanız için birinizin nasırlaşmış duyarsızlığınıza cuvaldız batırmasıydı.
Ekşi Dengesizliğe ayar çekmek, içindeki pislikleri temizlemek, yamulan taraflarına bir iki çekiç vurup düzeltmek daha makul olanı elbet ama öyle görünüyor ki hala özgürlüğün ne olduğunu -ki şu oluyor; kendine ve başkasına zarar vermemek şartıyla her şeyi yapabilirsin- i kavrayamamış bir yönetimin dümen suyunda kendini kapattırmak için şuursuz bir direniş gösteriliyor.
Yani bugün o yazılanlar kalkmış olsa bile yarın başkalarının kişisel alanlarına hakaretler sürmeye devam edecek. Bu durumda -malesef- elimizde kalan tek şey Ekşimiş Özgürlüğün foseptik çukuruna dökülüp üzerinin kireçle kapatılması.

"İsteyen Ekşi Sözlük'ü kapatabilir. Sağ üstte tuşu var" sloganını üstün hizmet madalyası gibi taşıyan yarım akıllı bir gruh var. İnsan biraz aptal olsa ne güzel söz diye hayran bile olabilir. Ama kaz-manın ayağı öyle değil malesef. Özgürlük bir başkasının özgürlüğünün sınırında biter. Hem ön koltuk hem cam kenarı olmaz. Zira iş isteyene kalırsa ortada isteyebileceğiniz bir durum olmaz. Mesela isteyen sözlük yazarlarının ağzını burnına bir kaçtane kapatabilir, desek hoş olur muydu? Onlarda üstte zira.
Durum gayet basit aslında, kapatılsın denildiğinde bu kadar agrasif olanlar hakaret başkasına yapıldığında ne hissetmişti acaba? Bu sorunun cevabını verebildiklerinde ortada kapansın mı kapanmasın mı tartışması diye birşey kalmayacak.