Kısa Metrajlı Kaçış

Şimdi gidecek gibisin;

Nedenlerin ağzı bantlı
Çareler kelepçelenmiş
Sevinçler kursakta,
Ayın gözü yaşlı.


Bir çocuk hevesi vardı içimde
Onu da al götür, yük olmayacaksa.
Ispanak böreğindeki tarçın misali
Manasızlık kokan vazgeçilmez sorular
Ya da boğazıma takılı cümleler kalsın.

Eller konuşacak
Bu kısa metrajlı kaçışı
Bir dalga alıp götürecek,
Kumlara yazdığım ihtimalleri.
Tüm mantıklı yolların üzerinde
Tepineceğiz gurur melodisiyle.
Hâlihazırda pişmanlık
Yıllık iznine yollanmışken
Geçmiş kusurları süreceğiz sahaya
Dostlar tezahürat yapacak.
"Seni hak etmemişti" pankartları açılacak,
Taraftar maskeli tribünlerden

Bu kesmezse arkadaş görünümlü figüranlar
Eski Türk filmlerinden ,
Yanlış anlaşılmalar devşirilecek.
Seni kaybetme ihtimalim
Yüzde bilmem kaçlık zamlar gibi
Sevindirecek karaborsa kıskançlıkları.
Egolarımız uçan balonlar kadar özgür
Zihnimizden kalbimize
Gurur gazı pompalanacak
Doğal olarak.

"Dur gitme" bile diyemeyeceğim.
"Gidecek yerim mi var" diyemeyeceksin
Karlar düşecek, düşecek, düşecek ağlayacaksın
İstanbul İstanbul olalı
Böyle saçma keder görmeyecek bir süre.
Bildiğin tüm neşeli şarkıları unutacaksın
Slow bir hüzün dolanacak diline
Septik gidişlere yelken açan ruhun
Arabesk limanlara demir atacak.
Ardından bakakalacağım.

Aşk Çıkmazında...

Aşkın krokisinde çıkmaz bir sokaktayım
Sağ yanımda kiralık acılar
Sol yanımda metruk bir sızı
U dönüşü yapar kağnıya yüklü hevesler
Duvara toslar yalnızlık.

Küçük bir çay ocağı girişte.
Tavşan kanı ihanetler sunar
Öfke tadında.
Yolunu kaybeden neden buraya uğrar?
Ismarlar, tanımadıkları dudaklara.

Saf bir sual sorsam
Sevdanın çekilmez yüzüne
Yüzüme güler
Kiralık aşkların gündelikçileri.

Tırnaklarım avucuma kanatır.
Sıkarım manasız gidişlerin gırtlağını
Neden kendini de kaybeder insan
Kaybolunca pusulası.
Görürüm, dokunamam
Duyarım, anlayamam.

Dolmuşta...

Durakta gördüğüm ilk minibüse binerken;
-Odabaşından geçiyorsunuz değil mi? diye soruyorum.
İstanbul toplu taşıma psikolojisinden kalma bir alışkanlık bu soru. Yoksa Antakya gibi bir şehirde sanayi tarafına giden dolmuşların geçebileceği çok fazla alternatif yok.
-Hangisi? diyor şoför. Şaşırıyorum ama,
-Kaç tane var ki? diye düşünüyorum.
Fakat, düşündüğümü söylemiyorum.Bazen kısa cümleler kurmak daha iyi olabilir. zira bazı şoförler çenelerini evde dolmuş durağında ya da herhangi bir kasiste düşürmüş olabiliyor ve yol bitiyor konuşması bitmiyor. Benimse bu kısa yolu sakin geçirmek gibi özel bir çabam var.
Sadece;
-Mavi jeans'in orası, diyorum.
-İlerdeki mi? diye soruyor.
Antakya aynı markadan ikinci bir indirim mağazası kaldırabilir mi diye düşünmeye gerek yok. Zira ihtimal yok. iyisi mi derdimizi başka bir yöntemle; mesleki kavramlarla anlatmak lazım.
-Rende petrol var, bildiniz mi?
"haa"lamasından konuya vukufiyeti anlaşılıyor. Kendinden emin bir tavırla "Tabi" diyor. "Geçiyoruz"
Ben tam da kısa mesafeli huzuruma kavuşacakken, bir bayan çocuğuyla kapıdan soföre "Ford’un oradan geçiyor musunuz?” diye soruyor.
-Hangi Ford? Bu şehirde her şeyden iki- üç tane var da ben mi kaçırdım diye düşünecekken kadın o güzide soruyu soruyor:
-Kaç tane var ki?
-ileride bir tane var, onu mu diyorsunuz?
“Yok, aslında Ford’un Almanya’daki fabrikasını kastediyor” Elveda huzur.
Kadın üstelemiyor. “Yani” diyor garip bir bakış eşliğinde.
Ne olur ne olmaz diye yola dikkatle bakıyorum. İneceğim vere geldiğimde “müsait bir yerde” diyorum. Ben inerken dolmuş şoförü yine yapacağını yapıyor.
-Hanımefendi siz de burada ineceksiniz. Fox burası. Dolmuştan uzaklaşırken kadınının şakın sesi geliyor.
-Ben Ford’da ineceğim dedim Fox’ta değil.

Ben, bilmediğin gibi..

Adını kelebiğin kanadına yazacaktım
İki gün bekleyemedi.
Öldü.
Yıldızlara sorayım dedim.
Kahve yirmi lira dedi, vazgeçtim

Sen kişisel alma bunu
Cümlelerine bastım,
üzerine sıçradı kelimeler.

O lardan bilyeler yapıp oynarız sanmıştım.
Ooo-yalanmışım.
Mistik zihninin kalburüstünde
Buğday tanesi yüzüm asılı kalmış.
Sen beni asık yüzlü tanımışsın.
Sen beni tanıyamamışsın.

Ben sevdiğimi şakağından vurum
Su tabancasıyla.
Üstüne bir sigara sararım.
İçmem kulak arkamda saklarım.
Kulakardı ettiklerine inat.

Ben, bilmediğin gibi
Yanlış anlaşılmaya meyilliyim
Tentirdiyot gibi boyarım ruhunu
Ama iyileştiririm,
Anlayamazsın, silersin izlerimi.

Avurdunu şişirerek söylediğin sözler
Saçlarını savurarak gidişlerin
Elde var, kısa mesajlı günler.
Bak, kuyruğu yoluk kargalar bize güler.

Acıyı seviyorsan söyle bana.
Keser mi seni bir buçuk adana

Anlamadıysan yeniden yazayım
Kelimeleri eğmeden, bükmeden
Ben sevdaya çelme takarım.
Kolarımı açıp gözünün içine bakarım
Bu yanlızlığı cuma pazarında
Akşam ucuzluğu çökmeden
Sol yanakta bir gamzeye
Olmadı flu bir tebessüme satarım.

Döner bir yarım A4e sensizliği yazar
Uçak yapar camdan atarım.
Durulmaz yüreğim bu abuk sabuk fırtınada.
Mutlak bir uğraş ararım senden sonra.

Age of da gemiler batırırım.
Olmadı geceleri sokata kaldırım taşlarını sayarım.
Sıkılırsam avazım çıktığı kadar bağırır
Mahalleyi ayağa kaldırırım.
Suçu utanmadan sana atarım.

Bir düğün bulur zeybek oynarım
Kötü makyajlı güzellere kaş göz yaparım.
Sonra kendimden utanır
Görüşmeden kaçarım.

İntiharı denerim, gözüm yemese de.
Bir kayanın başında sabahlar.
Geri dönerim saat beşte
Tir tir titrediğimden değil
Sensiz hiçbir bir dünyanın
Senle de -bu halde-
Çekilmeyeceğini bile bile

Yani zalimin kızı
Sensiz her alternatif.
Nihayetinde bozar bizi.

Bilirim gavur inadının da miadını
Sabrımı sınarken eriyen sabrını
Sen, ne eski mahallenin şımarık kızı
Ne de ben, saçını çeken haylazı.

Kesik, mahcup bir ıslık

Kesik mahcup bir ıslık dudağında
Ellerin cebine hapsolmuş
Yere bakmayı ar sayar gurur
Sahte umursamazlığında.
Ve çekilir kenara dünya


İçinden ağlamayı öğrendiğinden beri
Susmaz tebessümlerin
Bir omuz istersin ama
Söylemeye varmaz dilin
Herhangi bir ruh-u duvara

---
Çırpar ellerini çaresizlik
Yalnızlık göbek havasında
Ayrılığın en mutlu günü, düğünü bu
Mutluluğun en kara
Bir çürük iskelede
Umut gider mezara.
---

Bir tebessüm düşer yüzünden
Acır yine de kalbin
İki kalbi bir aptal nedene
Heba edene.

Prenses Kokusu

Siyah gözler, büyük siyah gözler,
Sevdanın en yalın haliEn aşikar...
Dolgun yanaklarda iki çukur
Çiğ tanesinin izi gamzeler.
Beni sana bağlayan kelepçeler
Bir kelebek konmuş saçlarına
Ya da ben baharı görüyorum.
Küçük çocuklar koşar
Ruhumun boşluğunda
Bir gelincik açar saçlarında
Asil, masum ve tatlı
En güzel hali uykusu
Başım döner, elimi tutar yine başım döner
Ruhumu sarar prenses kokusu
(Demo)

Sevdadan Vazgeçmişim

Aşk mazide asılı bir hikaye
O unutmuş, ben vazgeçmişim.
Kalp buza kesmiş, eller soğuk
Bir hayırsızda kalmış özgeçmişim.

Yazmaz sevdanın kalemi hikayemi
İncitmem, sızlatmam masum bir yüreği
Kim çeker ki bir kahr-ı deliyi
Mecnunu görmüş, gülüp geçmişim.

O bendim; gecenin ayazını yazan cama
Silindi gitti aşkın silüeti aynamda
Güzeldi, zordu, vurdu ve çekildi sevda
Geleceği bulmadan bırakmaz geçmişim.

Ben mi açtım yüreğimin kapısını sevdaya
Ve ben mi terk ettim bir alacakaranlığa
O yok, o kayıp, -o paslı bıçak- o yara
Döner ve hesap sorar, susmaz geçmişim.

Şehrin ışıkları söner, sokaklar susar
Saklanır ruhum, yüreğim kırıklarını toplar
Umut kör, hayal kayıp, beklemek koyar
Bu da kader deyip sevdadan vazgeçmişim.

Silinsin o defterden adım ve namım
Söyleyin ağlamasın; ağrımaz sol yanım
Onsuz da yaşanır elbet dayanırım
Kopar tel tel hafızamdan geçmişim.

Hasta Olmak...

Otelin penceresine Antakya manzarası eşliğinde oturmuş mandalinamı yiyorum. Bir sigara yakmak istiyorum alışkanlıkla ama canım istemiyor. Yatağıma uzanıyorum, uykusuzum ama uykum yok, sağa sola dönüyorum. İşte tam o anda genzime bir hareketlenme olduğunu fark ediyorum. Garip gelse de “kan” diyorum kendi kendime. “Kan kusup kızılcık şerbeti içmek” deyimi aklıma geliyor, gülümsüyorum. Bilinçaltım akıma gelen şeyi espriyle bastırmaya çalışıyor.
Aceleyle yataktan kalkıp ışığı açıyor lavaboya koşuyorum.
Kırmızı kabarcıklar…
Boğazımda oluşan gıcığın anlamı kan.

Verem olan insanlar aklıma geliyor. Çok Türk filmi izliyorsun, diyorum kendi kendime. Bir ama asılı kalıyor yine de aklıma. Ya veremsem?
Hızlı bir şekilde giyiniyorum. Cüzdan, telefon, anahtar. Kontrol ediyorum.
Belki de çok fazla sigara içmektendir, diyorum kendi kendime. Gırtlak kanseri oldun bu yaşta. Kısık sesle ve boğazını tutarak konuşacaksın. Bir alet takacaklar oraya.

Odadan çıkıp resepsiyona iniyorum. Mustafa var. Resepsiyoncu çocuk. “Mustafa kan tükürüyorum, neden oluyordur bu” diyorum. O “bilmiyorum abi, diyor.
Yakında taksi yok. Ama bir motosiklet var kapıda. Sahibini buluyor Mustafa. Sonra gazeteler buluyor. Abi motor ıslanmıştır diyor. Kurutalım.
Mustafa motoru hazırlıyor sonra motorun sahibi geliyor biniyoruz. “Gırtlak kanseri” bu teşhiste karar kılıyorum.

Hastane şehrin dışında, yolda yağmur hafif hafif atmaya başlıyor. “Kusura bakmayın, sizi de böyle apar topar..” “Lafı bile olmaz” diyor. İşleri düşünüyorum. Bir de mustafanın dediğini: “Abi hastaneye yatırırlarsa yat, ben burayı idare ederim” Neyi idare edecek ki bu Mustafa diye düşünecek oluyorum ama hastanede yatmak fikri aklıma çakılı kalmış onu düşünüyorum sürekli yolda. Bu hastalık bunca zaman neden kendini belletmedi ki? Hayır bi halsizliğim falan da yok. Bir tek bu kan. Bir de karıncalanan boğazım.


Doktora da söylüyorum aynısını. Islak bir fare gibi çaresiz duruyorum. “A de” diyor doktor. Uzun uzun aaa yapıyorum. Sonra doktorun yüz ifadesini inceliyorum. Bişey bulamadı.
Nabzımı ölçüyor. Ben yine doktorun yüzüne bakıyorum. Iıh bundan da bi sonuç çıkmadı. Sevinmeli miyim?

“Uzan” diyor. “Dizini karnına çek” karın boşluğuma bastırıyor. “Acımadı” diyorum. Sonra ciğerlerime, şükür orada da sorun yok. Yani doktorun yüzü hala anlamsız.

Doktor tekrar yüzüme bakıyor. Yüzü ışıldıyor. “Burnun kanamış o da boğazına akıyor” diyor. “Tahriş olmuş”
“Boğazım” diyorum “boğazımda da gıcıklanma var.”
“Orada da tahriş olabilir ama önemli bişey değil” diyor.
“Sigara içiyorum, kanser, gırtlak kanseri falan?”
“Abartma” diyor “Antibiyotik ve gargara yazıyorum, bunları kullandığında bişeyin kalmaz, rahatla.”
Gülümsüyor.
--

Antakya

Şehirler hakkında yazmak gerekiyorsa önce Antakya'dan başlamak lazım.Zira hala kendine benzeyen ender şehirlerden Antakya.
Ama bunu Fotoğraflarla anlatmalıyım.En kısa zamanda.
Künefe yemeye gidiyorum.Gelen var mı? :

DURAK

Umut durağında son şafağı bekler gece
Ben seni beklerim, şiir yazmak için ellerime

Kapanır yaralar, kipriğindeki nemin hatrına
Gel ama dokunma yokluğunu tanımış hatırama