İnstagram’da İşletmeniz için doğru takipçi nasıl bulunur?

Bir işletme hesabını tanıtmanın ilk adımı insanları takip etmektir. 
  Ben işletmeyim kimseyi takip etmem insanlar beni takip eder “saflığına” düşmeyin.  Sizden ürün ya da hizmet alma potansiyeli olan herkesi takip edin.  


Burada temel soru “Tam olarak kimi takip etmeliyim?” olmalı. Öyle bodoslama takip yapmak havaya kurşun atmak gibidir. İsabet ederse şansınıza. Sizin rasgele atışa değil keskin nişancı tüfeğine ihtiyacınız var.
Bir şehirde Cafe açtınız diyelim.  İlk yapmanız gereken şey sizinle aynı işi yapan çevredeki cafelerden başlayarak o şehirdeki tüm cafelerin takipçilerini hedeflemelisiniz.  İşin en keyifli tarafı bundan sonra başlıyor.
Keskin nişancılık eğitiminin 1. Kuralı önce hareketli hedefleri vurmaktır. Yani beğenen, yorum yapan takipçilere yönelmeli onları takip etmelisiniz. Takip edenlerini açıp sıradan takip yapmayın. Son paylaştığı fotoğrafı açın beğenenleri yorum yapanları takip edin. Sonra diğerini, sonra diğer fotoğrafı, ta ki o cafenin hesabında son 3 ayda fotoğraf beğenen kimse kalmayana kadar.
Ardından başka bir cafe bulun onun da takipçilerini takip edin.
Diyelim ki o şehirde 1 cafe var ve onun takipçilerini takip ettiniz şimdi kimi takip etmelisiniz?
Restoranlar, lokantalar, cafeye gidenlerin gidebileceği mekânları takip edenleri hedefleyin. 
Diyelim ki fotoğrafçısınız, wedding fotoğrafları çekiyorsunuz. Ve sizden başka fotoğrafçıların takipçilerini takip ettiniz bitti. Sırada ne var? İnsanlar fotoğrafçıya gelmeden önce nereye gidiyorlarsa oraları tarayın; gelinlikçiler, bayan kuaförleri, düğün salonları gibi….
Ne kadar fazla insan takip ederseniz o oranda dönüş olur.
Burada da önemli kelime “oran”.  Kaç kişi takip ederseniz size kaç kişi döner? Bunun bir algoritması yok ama keskin nişancılık burada da sizi kurtaracak. En iyi durumda 10 kişiyi takip ettiğinizde 5-6 kişi size döner. Bu bazen 4, bazen, 3 bazen iki ya da bir de olabilir. Eğer gerçekten sizin sattığınız şeyle ilgilenenleri takip ederseniz 4-5 gibi oranları görürsünüz.
Buna paralel doğru fotoğraf paylaşımları da yapmanız, iyi bir BİO’ya sahip olmanız gibi başka etkenler de var tabi. (Onları da başka bir başlıkta anlatırız. )
Peki ne zamana kadar takip yapacağız.
Bu bulunduğunuz il ya da ilçenin nüfusuna göre değişir tabi ama genelde en alt sınırınız 3000 olmalı. Üç bin kişi sizi takip etmeden size dönüşleri doğru  analiz edemezsiniz. Geri dönüşler size yeterse devam edip etmemek size bağlı ama yetmiyorsa devam etmelisiniz. 50 binlik bir şehirde 10.000 kişiyi takip etmeden durmayın derim.
Size geri dönüşü olsun ya da olmasın 10.000 kişi sizden haberdar olacak. Bu bile güzel bir reklam.
Yani sürekli takip sürekli reklam demek aynı zamanda. 
Peki günde ne kadar kişi takip edebiliriz. Her 1 saatte 30 kişi iyidir. İnstagram bunun üzerinde sizi kısıtlayabilir.  Saatte 30 kişi size günde ortalama 300 kişiyi takip etme imkanı sağlar. 1 ayda  umut verici sonuçlar alırsınız.
Takipte belli psikolojik sınırlar vardır 100 kişi takip etttiğinde 1. Sınırı aşmış olursunuz 500’de 2. Sınır 1000’de 3. Sınır 3000’de 4. Sınır ve 5000’de 5. Sınırını aşmış olursunuz ki bundan sonrası biraz daha kolaydır. Siz takip etmeseniz de 3000’den sonra ufak ufak sizi takip edenler olacaktır. Beş binden sonra bu biraz daha artar. Takipi bırakanların yeri başka ve + takipçilerle dolar.
Tabi sadece takip sizi kurtarmayacaktır. Yukarda da bahsettiğim gibi hesabı doğru yönetmek o takipçileri kazanmanıza ve elde tutmanıza olanak sağlar.
Sağlıcakla kalın.

Hilmi İsili

Bu şehrin akşamları sana benzer

Bu şehrin akşamları sana benzer
Bitmeyen uzun ve soğuk hatırlarda
Tüm sevdaları öldürmüş gibi sessiz
Her şeyi yüreğine gömmüş gibi tenha
Bu şehrin akşamları sana benzer
Karanlık aynalarda

Bu şehrin akşamları sana benzer
Bir şarkı bahane arar sevdayı örmeye
Kendi için çalar radyo mahur besteleri
Sen hangi sevdaya kanat germiş dut ağacısın
Altında üşür ölümü bekleyen aşklara
Bu şehrin akşamları sana benzer
Yıldızların altında

Bu şehrin akşamları sana benzer
Ve bir masada başlar duygular yeşermeye
Saat onikiyi sabır geçer, biri görmek için
Beyaz  bir lale kırmızı karanfili severdi ölmese
Ya da beklemek zor gelmese yarısı soğumuş çaya
Bu şehrin akşamları sana benzer
Merhabasında saklanır veda

Bu şehrin akşamları sana benzer
Pencerenin soğuk tarafında zordur sabah
Uzaklaşır ayak sesleri vedaya basa basa
Kendi suretini görmekten korkar her acı
Yeniden döndüğünde, kucak açmış yaralara
Bu şehrin akşamları sana benzer
Acımaz gözündeki yaşlara





Ben senin yerine de üzüldüm.

Zaman geçip gider usulca bir gölge gibi
Yıllar eskitir günleri, ayları; sonra kendini
Dün var olanın bugün esamesi yok
Bugün yoksa yarın istemediğin kadar çok
Seni sevmek, sırtlamaktır dünü, bugünü, yarını
Sevince de zaman geçip gider bir gölge gibi

Geride kalanlar önünü aydınlatır görenin
İki cümle elimde, biri bıçak kadar keskin
Söyleyemediklerimi taşıyamam yüküm ağır
Gözlerime baksan anlarsın, erir o manasız kahır
Her kalpte ayrı bir hükmü var sevda denen törenin
En karanlık hatıra ruhunu aydınlatır sevenin.

Sen üzülme artık, ben dağlar kadar üzüldüm
Ağlama ben yitip gitmiş bir ağıt kadar öldüm.
Bir ekmeğin kokusunda gizlenir en güzel aşklar
Ya da bazen kendini bir bardak çayda saklar
Bekle, dinle ve sabret, sevda bir kördüğüm

Sen üzülme artık, ben senin yerine de üzüldüm.

Beni Türk Şifacılarına Emanet Edin


“Belde disk kayması, ameliyat şart.” demiş doktor.
Annem, sabah yorganı toplarken aniden belinden sol ayağına inen mendebur bir ağrı saplanmış.  Soluğu Osmaniye Devlet Hastanesi’nde almışlar.  Kontroller filmler derken doktorun o teşhisi .
65 yaşın üzerindeki hastalarda ameliyatın riskli olduğu malum. Biz n’apacağımızı bilmiyor  bir haldeyiz, annemin ağrıkesicilerle devam eden günlerinde.
Ki annem tez canlıdır, hadi diyelim ameliyat başarılı geçti. O öyle yataklarda uzun süre kalacak biri değil, azıcık kendini iyi hissettiğinde hemen ayaklanmaya çalışır.
 Annem iğneyle oyuna devam eden futbolcu misali ağrıkesicilerle hayatını devam ederken biz de başka doktorların kapısını çalmayı planlıyoruz.
Düziçi’nde beyin cerrahisi yok. Ortopediye götürüyoruz. Doktor “benlik bişey yok, ameliyat denilmişse yapılmalı, daha kötü olmadan” diye kestirip atıyor. Doktora şiddete karşıyız ama bilinçsiz doktorun pskolojik şiddetine de karşıyız.
Fizik tedavi doktoru Salı günleri geliyor Düziçi’ne.  Annemi bu defa ona getiriyoruz. “15 gün fizik tedaviye gelsin, bir değişim var mı görelim” diyor. Doktora şiddete karşıyım demiş miydim?  İşte sebebi.   
Fizik tedavi süreci eğlenceli.  Annemi sabah getiriyorum. Bir tekerlikli sandalyeye bindirip çıkartıyorum.  Tedavisini oluyor, indiriyorum. Ama pek bi değişim yok.  Hastane koridorlarında tekerlekli sandalyeyle her gün saatte  5 km daha geliştirdiğimiz hız denemelerini saymazsak…
Bu arda komşular, tanıdıklar geçmiş olsuna geliyorlar. İçlerinden biri bir kadını tavsiye ediyor. “Kocam fıtık oldu, şıp diye düzeltti, bir de ona görünün diyor.” diyor.  Şıp mı diye? Kadına ters ters bakıyorum ama oralı olmuyor anlattıkça anlatıyor o şifacıyı. Ona gidip tedavi olanları, kadının maharetli ellerini, nasıl yaptığını, bilmem hangi doktordan bunları öğrendiğini, kime elverip bu işi öğrettiğini. . . Susmuyor.  Annnem can kulağıyla dinliyor. Gözlerinde “ben bi de bu şifacı kadına görüneyim”  cümlesi kocaman haflerle altyazı olarak geçmeye başladığında müdahale etme zamanımın geldiğini anlıyorum.
“Olmaz” diyorum.  “ Anneminki fıtık değil disk kayması  bu biiiir, kadın belini felan çekmeye kalkar maazallah daha kötü olur bu da ikiii, fizik tedavisi henüz bitmedi bu da üüüüç, bahanem kalmadı bu da dööört.”  Annemin ve yengemin ve hatta odadaki diğer misafirlerin hepsi bir olmuş. Bütün cephelerde savaşır hepsini tarumar edebilirim ama annemin ısrarı karşısında teslim olup  Lozan Antlaşması’na razı oluyorum.  “Gideriz ama bu işe karşıyım, daha kötü olursa o zaman hepinizin canını yakarım” diye şerh düşüyorum.
Yağmurlu bir Pazar günü son hastasını tedavi edip köydeki bir düğüne gitmek üzereyken yetişiyoruz kadına.  Kadın bu çevrede nam salmış biriymiş. Gelen gideni de bi hayli fazla.  Fıtık, bel kayması, göbek çekme vb konuları uzmanlık alanıymış. Ben tedirginliğin hat safhasındayım. Oradaki hastalar ve kadının kocasından dinlediklerim normal şartlarda ikna olacağım şeyler. Ama söz konusu annem ve hala “neden buradayız” şarkısını söylemeye devam ediyorum.
Kadının kendi hazırladığı bir macun var, bir hastasının beline sürüyor sonra tahta samusak dibeğine benzer bir şeyle “üfeliyor” yani eziyor kendi anlatımıyla. Gözümün önünde ceryan eden şeyi sadece seyrediyorum. Anneme bakıp, “sende iki fıtık var, Allahın izniyle ezeriz” diyor.  
“Hayır, fıtık değil disk kayması o” diyeceğim ama diyemiyorum.  Yarım saat boyunca annemi tedavi ediyor. Ben bekleme salonu misali diğer odada soğuk terler döküyorum ve hala “ Neden buraya geldik” şarkısını 1896. kez tekrar ediyorum.
Annem sanki biraz düzelmiş görünüyor sonraki günlerde. Bir hafta sonra yeniden gidiyor kadına.
Annemin ağrıları tamamen olmasa da büyük ölçüde geçtiğine dair işaretleri görüyorum . Ama annem hala bacağının sızladığını belinin de ara ara ağrıdığını söylüyor. Ve biz bu arada annemin üzerine titremeye devam ediyoruz.
Annemi yeniden doktora götürmek için hastanedeyiz. Sandalye olmadan bastonuna basa basa ağır adımlarla gidiyoruz koridorlarda.
Asansörü çağırıyoruz fakat birileri yukarda tutuyor olmalı ki asansör gelmiyor. Karşıdaki asansörün oraya gidip onun da düğmesine basıyorum. O asansör geliyor. “Koşun, bu geldi” diyorum. O dakka annem  bana  doğru keklik gibi seke seke koşuyor, ki yanındakinden bile hızlı yetişiyor.
O an anlıyorum ki annem bir haftadır kendini naza çekmiş, ilgi ve bakım iyi olunca da “ağrılarım hala devam ediyor” diyormuş.  “Anne” diyorum “Sen tamamsın, iyileşmişsin, hadi eve dönüyoruz.” 

Odeabank’a Alternatif Reklam Önerileri.


Hani bir dönem  Aysun Kayacı'nın bir zırvalaması vardı; çobanla benim oyum bir olamaz falan diye…  
Bu aslında bir aristokrat hastalığıdır, kendini daha zeki, daha güzel, zengin, fark edilesi, değer verilesi, sözü dinlenesi hissetmek, öyle bilinmek, öyleymiş gibi davranmak. Psikologların ya da psikiyatrların mutlaka bu konuda bir teşhisi vardır.
Ama gerçek şu ki; kendini böyle görmek ya da bunu başkalarına hissettirmek sizi itici, nahoş ve sevimsiz yapar.
Odeabank reklamlarındaki Hülya Avşar’ın “'Nasıl yani herkes benimle aynı hizmeti mi alacak?' sözü tam da böyle bir çağrışım yapıyor izleyicide.
Hele de söz konusu olan televizyonlarda görmekten gına geldiğimiz, kahkahalarında onun değil bizim midemize kramp girdiği, yapaylığıyla sünger ısırmış hissi veren peynir kıvamındaki Hülya Avşar ise, siz negatif etkiyi katlarıyla çarpıverin.
Aslına bakarsanız Odebank, burada Hülya Avşar riskine değer bir şey de söylemiyor.  Evet herkes için; kapıda karşılama, olmadı kırmızı halı serme, orta şekerli Türk kahvesi ısmarlama, bayanlara yakışıklı; baylara güzel müşteri temsilcileriyle cevap vermeler falan tamam da para diyorum, onun için ne yapıyorsunuz? Gül gibi olmadı hercai menekşe o da olmadı birkaç yaprağı kopartılmış papatya gibi duran bankam varken neden sizi tercih edeyim ki?
Tamam, parası olan müşteriye orta kahve ısmarla, geyiğini yap da, tencere taksitini ödemeye gelen müşteriye de şekerli kahve ısmarlamaya kalkarsan, kahveden batmazsın belki ama haddinden fazla elaman istihdam etmekten batabilirsin. Zira her müşteriyle o kadar uzun süre ilgilenecek zamanı ve elamanı asla olmamıştır bankaların.
Yani evet o mesajı da vereceksen; Hülya Avşar’ı değil de sanayiden Mahmut ustayı oynat. Usta gelsin bankaya şöyle bi baksın “Oooh kuruk yok, ne güzel dünya” desin ve geçsin bi masaya, kahvesini höpürdeterek işini halletsin. Bak bakalım talep patlaması yapıyor musun yapmıyor musun? Zira bu ülkede insanlar ömrünün birkaç yılını banka kuyruklarında harcıyor. Araştırın en az 2-3 yıl kuyruklardayız. 
Sonra, bozulmayan ATM garantisi ver. “Gece de gelsen takır takır paranı çekceen dostum” de. Yani, dostum deme tabi, sonuçta yeni tanışıyorsunuz Türk müşteriyle, kibar ol ama o kadar da enseye tokat olma. Bi de o “çekceen” de olmadı. İşte konunun özünü kaptınız siz.
Müşteri hizmetlerini aradığında karşına direk kanlı canlı insan çıkma taahhüdünde bulun. Biz beklemeyi sevmeyen, sabırsız milletiz. “Şunu yapacaksan bire, bunu düşünüyorsan ikiye, havale geçiriyorsan üçe, canın sıkıldıysa ana menüye dönmek için kareye, müşteri temsilcisine bağlanmak istiyorsan –ki onlar şu an başka müşterilerle geyik yapıyorlar- sana yarım saat kadar abuk sabuk manasız melodiler dinleteceğiz, artık siz de bu arada önünüzdeki defteri mi karalarsınız, yoksa sağa sola dolanarak yerlerdeki parkeleri mi sayarsınız sizin tercihinize kalmış, ama işini halletmek istiyorsan bekleyeceksin” gibi durumlardan bi hayli bezmiş durumda. Bunu da bir düşünüverin.
Mesela “En hızlı kart şifresini biz veririz” sloganı ile girin piyasaya. Kesinlikle 1 adım öne geçersiniz.
“Kartlardan yıllık kesinti yaparsak iki gözümüz önümüze aksın”  taahhüdü de mutlaka işe yarar. Bunu bir yere not edin.
"Bizden borç alabilmek için, borç paraya ihtiyacınız olmadığını belgelemenize gerek yok” sloganıyla girin. Farklı olun.
“Hesap işletim ücreti” gibi müşterinizin gözünün içine baka baka yolacak projeleri reddedin reklamlarınızda.  Siz bi yolunu bulursunuz yolmanın.
Mesela “Biz Allah'a havale işlemi de dahil hiçbir havale işleminden ücret almıyoruz” ile girin.
Sonuç olarak ne yaparsanız yapın; “'Nasıl yani herkes benimle aynı hizmeti mi alacak?' diyen bir Hülya Avşar’dan daha iyidir.

Unuttuğumuzu Unutana Kadar Unutacağız




Unutmak, TDK’nın sözlüğünde unutulmuş bir kavram: “Aklında kalmamak, hatırlamamak. Bağışlamak. Gereken önemi vermemek. Hatırdan, gönülden çıkarmak” gibi farklı manaları var.

“Unutmak kolay mı, kolaysa gel de sen unut” nakaratları ya da “Unutma unutulanlar unutanları asla unutmazlar” gibi iddialı/atarlı sözlerin arkasında kalan eziklik hali gibi arabesk tarafları da var tabi.

Neresinden tutarsanız tutun unutmak hayatımızın tam da ortasında bizi yönlendiren, yöneten, hırpalayan, ya da mutlu eden, pervasız yapan, duygusuzlaştıran, dibe batıran, en tepeye çıkaran, hasta eden/iyileştiren ya da bunlardan birini yaşarken bizi öldüren bir kavram.
Unutmak bizi biz yapan ya da yok eden şey.

Dün yüzünü görmeyi bırak ismini duymaya bile tahammül edemediğimiz kişilere bugün eyvallah dedirten, haini, caniyi bulunmaz Hint kumaşı, çareler kapısı, süreçler güzergahı yapan illet.
Unutmak, sana küfredeni alkışlatan bir hastalık, virüs, çaresi olmayan bir veba. Sen ne kadar kaçarsan kaç  gelip seni bulan salgın.

Leman Sam’ın güzel şarkıları vardı. Öyle hatırlardık. Sonra o şarkılarıyla beraber o kadın da tarihin kenar mahallelerine doğru iteklenmeye baladı. İşte tam da unutuyorduk, unutuluyordu. 
Sonra bir şey oldu. Daha önce yüzlerce kez tekrarlanmış ve iyi sonuç alınmış bişey. Biri ona dedi ki sen de böyle yap. O da yaptı, çıktı ekrana ve " Osmanlı'yı tamamen reddediyorum. Osmanlı benim ceddim değildir." deyiverdi.  Tıpkı kızı Şevval’in yaptığı şeyi yaptı. O da “Başörtüsü tekstil parçasıdır” demişti hatırlayın.  Sonra ne oldu günlerce bu söz tartışıldı, Leman da tartışılacak. Şevval’in o sözleri unutuldu. Leman’ın da o sözleri unutulacak. Şevval o günden sonra konserden konsere koştu. O kadar olmasa da Leman da ekmeğini kazanacak.  Ana-kız hakaret LTD. ŞTİ. para basmaya devam edecek.

Biz unutacağız çünkü. İlla illa unutacağız.

Adam gazeteciliği döneminde Türkiye’ye zarar vermiş herkesle röportaj yapacak, açıktan olmasa da akil insanların anlayacağı türden yöntemlerle bölücülüğe destek verecek, sonra iki sempatik haber sunacak ve sonra ölecek. Biz ardından ağıt yakmalara doyamayacağız.  Övgüler  dizmekten dizimizde derman, damağımızda su kalmayacak. 

Unutmak ciğerlerimize kadar işlemişken, akşam yediğimiz şeyi gündüzüne hatırlamazken, vatan haini  ilan edip asmaya çalıştığımız ama asamadığımız terörist başıyla masaya oturmaya hazırlanırken de hiçbir şey olmamış gibi davranacağız. Ve bundan utanmayacağız.

İnandığımız ya da bizi kendine inandıran parti iktidar olacak ve sonra bize ters işler yapacak ama biz ısrarla ona oy vermeye devam edeceğiz.  Sandık önümüze geldiğinde unutmaya hazır olduğumuz geçmişi unutacağız, ya da zaten kampanyalarla unutturulmuş olacağız.

Yaralarımız kapanmadan yaralandığımızı, su boğazımıza gelmeden battığımızı, atı alan Üsküdar’ı geçmeden, atı da Üsküdar’ı da unutacağız.

Mutlu olmadan mutsuzluğu unutacağız.  Ne halt ettiğimizi bilmeden yaşamayı öğreneceğiz. 

Unutacağız, unuttuğumuzu da unutacağız.  

Kötü Dershane Yoktur, Az Milli Eğitim Vardır




Üniversite sınavlarına hazırlanmak için dershaneye gideceğimi rahmetli babama söylediğimde babamın yüzündeki ifadeyi hiç unutmuyorum. (Bir babaya dünya sana feda olsun ile dünya başıma yıkıldı bakışını aynı anda attıran şeyin adına dershane diyorlar fakirlerin literatüründe.) Beni dershaneye gönderecek parası yoktu. Gönderemedi de… 
Üniversite –dershane ile ya da dershanesiz- bir şekilde kazanılıyor, kazandık da.  Dershane aslında size, sadece çalışma metotlarını öğretiyor.  Test falan eyvallah da, dershane müfredatta olmayan ama sınavda çıkacak bir soruyu size öğretmiyor.  İyi hocalar ve sistemli bir tekrar sizi sınava hazır hale getiriyor, ya da getiremiyor. Aslına bakarsanız dershaneye her giden üniversiteyi de kazanamıyor. Hatta yarısı bile kazanamıyor. Bir üniversite bitirecek üstüne mastır yapacak süre boyunca dershaneye gidip de hala sınav sorularını gördüğünde yabancılık çeken, samimiyet kuramayan öğrenciler var. O halde dershane üniversiteyi kazandırmıyor demek çok da yanlış olmasa gerek.
Şimdi bazı uyanıklar şunu diyebilir “Efendim ülkemizde okullar arasında uçurum var. İstanbul-Hakkari kıyaslamasını teğet geçtim küçük bir ilçedeki iki okul arasında bile kalite farkı var. Bu durumda dershane ve özel eğitime ihtiyacı ortaya çıkarıyor.”  Bunu dershaneleri savunmak için söylemek ne kadar utanç verici bir durum.  Bu cümleyi kurma için harcadığın enerjiyi eğitim sisteminin düzelmesi için kafa yormaya ayırsaydın, bugün dershane denen şey komik bir alternatif gibi görünecekti.
Mesela işte “Dershaneler okulların yetmediği ve eğitim- öğretim sisteminin eksiklerini tamamlama ihtiyacından doğmuştur.” cümlesi insafsız, zalimce bir pazarlama stratejisinden başka bir şey değildir.  Dershanedeki hocalar Mars’tan mı geliyor?  Onlar da bu ülkenin Üniversitelerinden yetişmiyor mu?
Neymiş, bir çok hoca istihdam ediliyormuş orada.  O hoca milletini sevse gider Milli Eğitim’in okullarında öğrenci yetiştirirdi. O daha fazla para kazanacak diye biz çocuklarımızı yarış atına çevirmek mi zorundayız?
Bu dershane fetişistlerin en komik savunma cümlesi şudur:  “Dershaneler kapatılırsa zengin çocuğu ile fakir çocuğunun rekabet şansı da sıfırlanacaktır.”  Dershane bedava mı alıyor öğrenciyi? Onu geçtim fakir öğrenci senin cemaatin dershanesine başvurduğunda 1 kuruş indirim mi yapıyorsun da bu cümleyi kurma hakkını kendinde buluyorsun sayın dolaryeşiligözlü insan.
Sorun rekabette fırsat eşitliği değil aslında. Zira siz çocukları, kötü öğretmelere, köhne ve demode bir eğitim sitemine mahkûm ederek zaten o öğrencinin tüm fırsat alanlarını beceriksizliğinizle, öngörüsüzlüğünüzle kapatmış oluyorsunuz.
Dershaneleri kapatmak belki bir boşluk oluşturacak ama bu açığı öğretmenlerin kalitesini arttırarak kapatabilirsiniz. Hangi okulun hocası daha iyi eğitim veriyorsa onun puanını ve maaşını yükseltirsin, kötü eğitim verenin ders sayısını azaltırsın puanını düzeltirsin vs. Devlet isterse iyi hocayı da bulur iyi eğitimi de verir.  Boşta gezen o kadar öğretmen var. Onları sisteme sok. İyi olan kalsın kötü olan gitsin ya da az maaşa talim etsin.
Dershaneler eğitim sisteminin makyajıdır. Dershaneler kalkmadığı sürece bu eğitim sisteminin ne kadar kötü olduğu ve değişmesi gerektiği idrak edilemeyecek asla.   Dershaneler aslında çocuklarımızın okullarda iyi eğitim almamasının önündeki en büyük engel.  Bu yüzden kapatılması isabet olacak.
Sonuç olarak eğitim sisteminizi düzene oturttuğunuzda dershanelere ihtiyaç da kalmayacak. Pardon şu durumda da zaten dershanelere ihtiyaç yok aslında. Zira üniversiteye hazırlanıp da dershaneye gitmeyen çocuk yok. Neredeyse…


Twietter : @hilmisili

Tektipleştiremediklerimizden misiniz?




Şu üç günlük dünyada -maya takvimine göre 17 gün kaldı- tartışmadığımız bir tek tip kıyafet kalmıştı, ahir ömrümüzde onu da gördük efendim.
Boğazına kadar popüler kültüre boğduğunuz gençliği tek tik kıyafetle mi zapt edeceksiniz fakirhane edebiyatı sınıflarınızda...
 Türkiye'nin böyle bir duruma hazır olmadığı geyiklerini doğaya salıverseniz artık. Bir şeyin olması için hazır olmak değil adım atmak gerekir. Sorun hazır olmaksa Türkiye bir asırdır demokrasiye hazır değil. Ama sistem işliyor, öyle ya da böyle.
Şu an akil adamların bile söylediği yegane terane, “gelir farkı ezmesine dönecek çocuklarımız” cümlesi etrafındaki gevelemeler.
Arkadaşı Akmerkezden giyinirken o Mahmutpaşadan giyinecek, utanacak, sıkılacak, psikolojisi bozulacak, ebeveynine isyanı depreşecek.  Sonra? Sonra okullarda darbe falan mı yapacak bu ezilmiş öğrenci kitleleri? Bir de nedir bu Akmerkez –Mahmutpaşa kıyası? Türkiye yalnızca İstanbul’dan ibaret sanki. Diğer şehirlerdeki öğrenciler her sabah servisle İstanbul’a taşınıyor da bizim mi haberimiz yok?
Benim bir türlü idrak edemediğim mesele şu; şimdi bu ülkede okullar dışında herkes eşit mi, yok mu gelir farkı?
Şimdi kıyafet serbestîsinin ilk günü çocuklar sabah okula vardıklarında, “Aman Allah’ım dünya ne kadar da eşitsizmiş, gelirim ne kadar farklıymış, zenginlik diye bişey varmış da haberimiz yokmuş, görgüsüzlük diz boyuymuş da çizmelerimizi almadan gelmişiz, önlük ve pijama dışında kıyafet de varmış” diye şaşkınlıktan şok mu geçirecekler, utancından yerin dibine mi girecekler.
Artık fakirlerin de evlerinde televizyon denen, o işte sizin gelir farkını daha önceden fark ettirmiş bir cihaz var.
O televizyonlarda çekilen diziler insanlara gelirlerinin ne kadar da farklı, ne kadar da az, yetersiz, umutsuz olduğu pompalanıyor sabah akşam çocukların zihinlerine.
“Türkiye’de gelir dağılımı adaletsizliği söz konusu.” dedikten sonra  “Bu ciddi problemi çözmedikten sonra, bu uygulamaya geçmek ciddi sıkıntılar getirecek” demek eşeğin kulağına baraj kurmaktır. Şu mendebur adaletsizlik ne sinsiymiş de kendini  bir tek okullarda gösteriyor sayın seyirciler.
Önce bir bocalama olacak elbet ama sonra alışacaklar. Siz kıyafeti değil de o çocuklara nasıl iyi eğitim imkânı sağlayacağınıza kafa yorun. Hala kitabı defteri olmayan öğrenciler, yıkık dökük okullar var bu memlekette.

Afişle Kaçak Sigara Biter mi?



Osmaniye polisi tarafından aylardır afiş, ilan hatta bardakaltlığı ile kaçak sigara uyarıları yapılıyor. Uyarılarda alınan her sigaranın kurşun olara döneceği anlatılmaya çalışılıyor.
İşin özünde Kaçak sigara alarak Pkk’ya destek olmayın deniyor kısaca. Evet mantık olarak doğru; kaçak sigara terör örgütüne maddi kaynak sağlıyor ve bunları alanlar ise dolaylı olarak örgüte yardım yapmış oluyor.
Vatandaşları kaçak sigaranın zararları hakkında görsel olarak bilinçlendirmek amacıyla bardak altlığı dağıtmak, afiş bastırmak sadece devlete maddi külfetten başka bir şey getirmiyor.
Zira sigara bilinç değil daha çok bilinçsizliğin tetiklediği bir tüketim maddesi. Bağımlılık sosyal bilinçten daha kuvvetli bir tetikleyici.  Bu yüzden de parası olmayan için sigarada öncelik bilinç (kaçak olması) değil bağımlılık (ucuz olması). Yani tiryaki açısından o sigara kaçak sigara değil ucuz sigara olarak görülüyor öncelikle. Maddi imkanı olanlar zaten tekel bayilerinden ya da marketlerden – diyelim-  bandrollü sigaraları alıyor. Kaçak sigara maddi durumu elvermeyen kişilerin tercih ettiği bir yol.
Kaçak sigara piyasadaki sigaraların aksine daha düşük kaliteli, içimi kötü ve vücuda daha fazla zarar veriyor. İçen kişi de bunun farkında. Fakat daha ucuz olduğu için gidip kaçak sigarayı alıyorsa siz bilinçlendirseniz de alacak. Zira daha fazla ödeyemeye parası yetmiyor.  Parası olsa o taraflara tenezzül dahi etmeyecek. Sigaraya yüksek vergi koyduğunuzda kaçak sigarayı da bir noktada teşvik etmiş oluyorsunuz.
Kaldı ki bilinçlendirmek salt afiş asmalar, bardakaltılar basmakla olmaz. Bilinç oluşturma bu kadar basit olsaydı, bu ülkede trafik kazalarındaki ölüm oranı terörden kat kat fazla olmazdı.  Bu ucuz sigarayı alan kesimin içinde akil insanları bulursunuz, onların çevresinde toplumsal bir çekim alanı oluşturursunuz o zaman biraz yol alabilirsiniz.  Ama arz var olduğu sürece talebi bitiremezsiniz.
Fakat işin garip tarafı şu; vatandaş bu kaçak malları umama açık yerlerdeki dükkanlardan ya da seyyar satıcılardan temin ediyor.
Bu malla tenha yerlerde, gece vakti ya da döner ekmeğinin içinde satılmıyor.  Birçoğu vergi levhaları olan bakkallarda ya da gündüz gözüyle seyyar satıcılar tarafından pazarlanıyor. Tamam, açıkta kaçak sigara göremiyorsunuz ama tezgâhın altında karton karton sigaranın olduğunu anlamak için de müneccim olmaya gerek yok.
Dükkâna girip kaçak sigara istediğinizde, sizden kimlik, ikametgah sormuyorlar, polis olmadığınıza kanaat getirirlerse “hay hay” deyip veriyorlar.
Tabi tam da burada akıllara gelen bir soru var. Emniyet, kaçak sigara ya da çay satan yerleri bilmiyor olabilir mi? Neden buralara baskın yapıp mallara el koymuyor da vatandaştan almayın deniyor? Seri baskınlar yaptığınızda bunu bitirmek o kadar da zor bir durum değil. 
İçeri giren kaçak sigarayı azaltırsanız içerde satanı da baskınlarla bunaltırsanız elindeki sigaraya her defasında el koyarsanız, satamaz ederseniz, bu da satılmaz. Devlet neye olmaz demiş de olmaya devam etmiş.
Vatandaş bilinçlenmeli, tamam da  sigaraya zam yaparak, kaçakçıya oyun alanı bırakarak bu işi bitiremezsiniz.  Madem konu kurşun sıkmak kadar mühim, kaçak satış yapan dükkanlara göz açtırmayarak, nefes aldırmayarak, ümüğünü sıkarak ne kadar bilinçli olduğunuzu ne kadar “milliyetçi” olduğunuzu gösteriverseniz ya. 

Yerel Medya Neden Adam Olmaz


Vakti zamanında yerel gazetelerin bir ağırlığı, ehemmiyeti ve kayda değer bir okuru vardı. Gazetede yazan şey, anayasa maddesi gibi önemsenirdi. Di diyorum çünkü o günler eskide kaldı.
Artık yerel habercilik ismi gibi yerlerde sürünüyor. Ölmüyor da. Şırıngayla, serumla ayakta duruyor.  Bazıları devletten aldığı ilanlarla günü kurtarırken bazıları da o gruba, bu ticari işletmeye, şu partiye, berideki belediyeye, ötedeki iş adamına yaslanarak, sığınarak, tutunarak hayatını devam ettiriyor.
Geçen gün bir İnternet sitesi, sanırım Şebinkarahisar’ın yerel gazetesiydi. İşte orada yazan bir köşe yazarı, “Zordur yerel basında ayakta durabilmek” şeklinde dert yanmış. 
Yerel gazete çıkarmak da ayakta kalabilmek de kolaydır aslında.  Tamam, bir takım zorlukları vardır ama siz ayakta kalmak için nereye tutunmanız gerektiğini bilemezseniz; sendelersiniz, düşersiniz ya da biri sizi düşmekten kurtarır ama bu ayakta kalmaktan daha iyi değildir. Siyasiler ve güç merkezleri  sizi öyle bir yönetir ki ne yükselirsiniz ne de düşersiniz.  Birilerinin oyuncağı, borazancıbaşı olursunuz, sonra da utanmadan biz vatandaşın  sesiyiz diye caka satarsınız.
Oysa yaptığınız haberi, haberini yaptığınız kişilerden başkası okumaz. Okusa da kale almaz.
Sonra, berbat bir üslubunuz vardır. Kullandığınız kelime sayısı bile iki yüzü geçmez.  Bir haber nasıl yapılır, habere nasıl başlanır, nasıl bitirilir, neresi vurgulanır, başlığı nasıl atılır, hepsinden bihabersinizdir. 
Köşe yazarlarınız “Sevgili Okurlarım” diye başlar yazıya, -sanırsın sevgilisine aşk mektubu yollar-, bir tek gazetenin kenarında yanık izi eksiktir.  Köşesinde şehrin sorunlarından ya da gelişmelerinden –diyelim- bahsetmez, bahsederse de ya bir siyasinin, bir yöneticinin ya da bir iş adamının şakşakçılığını yapar –sayın başkanımız ultra süper görüşlerini açıkladı- ,   olmadı dağlardaki çiçekten böcekten bahseder. At kadar at gözlüğü takarlar, asıl yazılması gerekeni görmez görürse de yazamaz. Oturduğu yerden Başbakan'a laf söyler mesela ama Başbakan'ın atadığı şehrinin yanlış yapan herhangi bir kurum müdürüne bile iki kelime edemez.  Dış politikaya bile el atar vatan kurtarır ama şehrin altyapı sorununa kalem oynatamaz.
Yazarları öyle de muhabirleri farklı mı peki? Şehrin her yerinden haber fışkırır ama hiçbiri görülmez. Varsa yoksa siyasi demeçler, açılışlar, kutlamalar, parti programları, zengin çocuklarının düğünü başkanın gezi günlükleri. Olmazsa olmazlarıdır. “Bir gün bir yerel gazetede siyasi kimliğe sahip hiç kimseyi göremezseniz, o gün yerel basın kurtulmuş demektir” desem iddialı bir cümle sayılmaz. Hayır, siyasileri gazetelerde görmekten rahatsızlık duymuyorum, olmalı da ona da sözüm yok; söylemek istediğim haber değeri olmayan şeylerin de çok mühim habermiş gibi servis edilmesi. Belediye başkanı hapşırsa “başkanım çok yaşa” diye yazacak olan gazeteler var mesela. 
Bir de raporcular var. Cumhuriyet Bayramı törenleri mesela. Haber değerine sahip midir, evet ama “ 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenleri falanca yerde coşkuyla kutlandı” gibi kısa bir haber yeterli.  İşte, “Kaymakamlıkta bayramlaşıldı, stada konuşma yapıldı, şiir okundu, dereceye girene ödül verildi, geçiş töreni yapıldı” diye haber yapmak habercilik değil. Aynı şey her 29 Ekimde olur ve bunu 7 yaşındaki çocuk da bilir. Çıkarabiliyorsan o törenden haber değeri taşıyan farklı ilginç kareler bul. Olmuş bitmiş bir bayramın programını aynen geçmek kimsenin ilgisini çekmez, mazoşist değilse.
Dediğim gibi; aslında haber çok, yazabilene. Mesela çık bir caddeye sırayla esnafı vatandaşı dinle günü kurtaracak haberleri yarım saatte bulabilirsin. Nereden mi biliyorum?


Şöyle ifade edeyim; şehri yönetenler – valisi, kaymakamı, belediye başkanı vs.- bir günden bir güne sabah işine gitmeden önce buralarda halkla konuşup derdini dinlemiyorlar, bu yüzden de vatandaşların dertlerinden bihaberler. Sen çık dinle ve bunları yaz.  İşte o zaman gerçekten halkın sesi olabilirsin. 

Terör Mücadelenin Alışılmış Klişeleri


30 küsur yıldır hükümetin terör konusundaki söylemeleri değişmedi, aynı şekilde terör azalmadı, hatta son zamanlarda arttı. Bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti’nin terörle mücadele yöntemlerinin, konuştukları dille doğru orantılı olduğunu düşünüyorum.
Bana sorarsanız, -sormasanız da- terörün çözümü tamamen doğru dil kullanmakla alakalı.  Silahla topla tüfekle olsaydı bu zamana kadar çözülürdü, her yöntemdenendi, hatta seyyar mahkemeler kurup bir anda affettik, “hadi yine iyisiniz, artık terörist değilsiniz” nakaratlarıyla salıverdik ama olmadı.
O yüzden şimdi farklı bir şey yapıp söylemi değiştirme zamanı, hem denemekle ne kaybederiz ki, öyle de böyle de terör devam ediyor, belki bu defa doğru mücadele yöntemini bulmuş olabiliriz.
SÖZÜN BİTTİĞİ…
N’olur bundan sonra hiçbir yetkili hatta hiçbir insan evladı “Sözün bittiği yerdeyiz” geyiğine girmesin.  Zira yok öyle bir yer. O söz söylendikten sonra da terör bitmedi, söz hiç bitmedi. Ha bire konuşuldu, tehditler savruldu, nutuklar okundu, yeminler edildi sözler verildi, tartışıldı, konuşuldu, konuşuldu, konuşuldu. . .
Sözün bittiği yer, sözün bittiği yani yeşerdiği çoğaldı yer oldu. Değişen hiçbir şey olmadı.
BIÇAK VE KEMİK MESELESİ
Şu meşhur yağmasak da gürleme efekti verelim babından “Bıçak kemiğe dayandı”
cümlesiyle başlayalım. Ne kemikmiş birader, bana mısın demedi… Dedi de biz mi duymadık yoksa.
Sorun şu ki bu bıçak kimin elinde kemik kimin kemiği henüz çözülmüş değil.  Bıçak hükümet mensuplarının kemiğine dayanmış, şehit haberleri onların canını yakıyor olsaydı, maç anlatan spiker edasında “Bıçak kemiğe dayandı” demezlerdi. O bıçağı tutan eli alıp kırarlar, bıçak tutamaz ederlerdi. Ama görünen o ki bıçak sadece milletin hatta garibanların kemiğine dayanmış durumda. Bir de kemikleri sızlayan şehitler var tabii. Bu yüzden bir an önce bu söylem değiştirilmeli yerine “Ya bu terörü bitireceğim ya da gideceğim” denmeli bitirilemezse camın önü kapatılmamalı, gidilmeli.
KARARLILIK VURGUSU TERK EDİLMELİ.
Terör saldırılarının ardından yayınlanan başsağlığı mesajları ya da açıklamalarda “Terör, er ya da geç kaybetmeye, yok olup gitmeye, milletin azim ve kararlılığı karşısında erimeye mahkumdur. Terörün üzerine kararlılıkla gitmeyi sürdüreceğiz. ” şeklindeki cümleler artık hem çok klişe hem de kusura bakmayın ama kimseyi korkutmuyor. Korkutsa aç köpekler gibi saldırmayı bırakırlardı. Bu açıklamayı okuyan terörist sürübaşları “Arkadaş çok pis tırstım, 6 ay karakol marakol basamam artık, ben kandile, oradan da kuzey ırağa gidip kafa dinleyeceğim siz de evinize dönün 6 ay sonra aynı yer ve saatte buluşuruz” mu diyordur acaba? Bence de demiyorlardır, siz kararlıysanız onlar da 30 yıldır şuursuzca saldırmaya devam etti. Yani orada da var bir kararlılık.
Kararlılık yerinen akıllık vurgusu yapılmalı. “Düşünüyoruz, hatalarımızı gözden geçiriyoruz, bir daha olmaması için tedbirler alıyoruz, hainlerin nasıl ümüğünü sıkarız onun üzerinde yoğunlaştık, enselerindeyiz” gibi açıklamalar da olabilir.
HAİNLER NİTELEMESİ DEĞİŞMELİ.
Söz hainden açılmışken bu hain nitelemesi de klişeleşti o da değişmeli. ‘Hain’ yerine ‘ezik’, ‘hainler’ yerine de ‘ezikler’ denmeli. Cümle içerisinde kullanmak gerekirse : “Ramazan ayında böyle kalleşçe bir saldırı düzenleyen ezikler, kıçınızı da yırtsanız eninde sonunda ölümünüz Türkiye cumhuriyeti sınırları içerisinde MKE markalı bir kurşunla olacak, ezik geldiniz ezilip gideceksiniz”.
EN AĞIR ŞEKİLDE KARŞILIĞINI BULACAKTIR. . .
Şu cümleyi kelimesi kelimesine kullanan onlarca siyasi bulabilirsiniz: “Milletimizin birliğini, ülkemizin bölünmez bütünlüğünü, vatandaşlarımızın huzur ve güvenliğini hedef alan saldırı ve eylemlerini devam ettiren teröristler, elbette ki en ağır şekilde karşılığını bulacaktır.”
Hükümet son 15 günde 115 terörist öldürüldüğünü açıkladı. Bu şimdi en ağır karşılık mı oluyor. 500 terörist öldürsen tam karşılığı bulunmuş mu olacak.
Zaten bir terörist 5 ila 7 yıl içerisinde asker kurşunuyla olmasa da hastalıktan, iç infazdan ya da başka bir nedenden geberiyor. 30’unu geçmiş teröristler sadece saçma sapan dizilerde olur. Yönetici kadrosu yaşamaya devam eder ama teröristin ömrü 5 yıldır.  Yani siz hiç bişey yapmasanız da o dağ şartlarında 5 ila 10 yıl içerisinde ölecekler. O zaman şehit sayısının karşılığında terörist öldürmek sorunu çözmüyor. Yapabiliyorsunuz yöneticilerini gebertin. Finanse eden işadamlarının kafalarına sıkın, yardım eden ülkelere yaptırım uygulayın ya da onların içişlerin bi karıştırıverin. O zaman karşılık sayılabilir.
Mücadelenin en güçlü şekilde sürdürüldüğü açıklaması geliyor yine. Ne yani yan gelip yatacak değilsiniz ya… Bi de bunu somut olarak görsek de size inanabilsek. Ha
Mesela derin üzüntü duymayın. Siz ne zaman derin üzüntü duysanız biz derin bir umutsuzluğa kapılıyoruz. Hükümet hindi gibi düşünme, üzülme, kere boğulma yeri değildir, hükmetme yeridir. Üzülme; kalk ve bir şeyler yap. yır, maden yapamıyorsunuz bari öyleymiş gibi yapmayın.

Sevdayı Kazaya Bıraktık.



Arada mesafeler vardı,
Çok gitmek istiyordum
Çok gelmek istiyordu.
Mesafeler yol değildi oysa.

Arada zaman vardı,
O saatini ileri alsa
Ben geri gelsem biraz?
Zaman beklemeyi bilmiyordu

Arada başka engel yoktu
Olsa onu da yıkardık
Zaman ve mesafelere yenildi
Ve bu sevdayı kazaya bıraktık

Diyanet Patrikhaneyi Neden Öptü?



Süper bir görüşme değil mi, harika bir diyalog, müthiş bir empati, cüppelerden taşan bir sempati, tarihi bir gün, dönüm noktası vs. vs. vs. Tabii bu Ortodoksların penceresine çıkıp baktığınızda böyle.  Müslümanların mihrabından baktığınızda "İnneddîne indallâhil İslâm” ayetinin neden hutbelerden kaldırıldığına dair soru işaretlerinin de cevabı gibi.
Oysa sayın sevgili çok değerli Diyanet İşleri Başkanı (DİB) Mehmet Görmez Kazakistanlardan dünyaya haykırıyordu gür sesiyle: ''Dinler arası diyalog olmaz efem. İki farklı dinden din adamı oturup çevre ile ilgili, savaşlarla ilgili bir konuyu görüşebilir, Avrupa kupası maçlarını tartışabilir, ne olacak bu memleketin hali azizim, azizim demişken ne olacak bu Aziz Yıldırım’ın hali azizim diyebilir, adada mangal yapabilir, halı saha maçına gidebilir, boğazda çayla simit yiyebilir, bu diyalogdur. Ancak dinler arası diyalog olmaz”, gibi fetvaalamalar yapıyordu.
 DİB Mehmet Görmez, Fener Rum Patriği Bartholomeos'u ziyaretinde ne dedi; “Ruhban okulu açılmalı” dedi. Ruhban okulu nedir; Ortodoks din adamı yetiştiren bir okuldur, su ürünleri fakültesi değil. . . Yani Görmez dünya işlerini konuşmadı, bildiğin Ortodokslara koltuk çıktı, destek verdi, yanlarında olduğu gösterdi, tespih değişti, öpüştü, koklaştı, diyalogun tüm gereklerini yerine getirdi.
Çark etmek kelimesi ne kadar da itici bir kelimeymiş öğrendik. Neymiş; öyle paçaları sıvamadan küçük abdest bozulmazmış, üzerine necaset sıçrar sonra namazın ifsat olurmuş. Çark ettirirlermiş adamı, geri adım attırtırlar, tükürdüğünü yalatırlar ve sonra seni hoşgörü kelebeği olarak yollarlarmış Patriğin ayağına. Bir anda dinler arası diyalogun baş aktörü oluverirmişsin.
Şimdi sen DİB Olarak Ayasofya açılsın diye iki kelam edememişsin, Ortodoksların Ruhban Okulu için önayak oluyorsun. Bartholomeos’un yıllarca verdiği mücadelenin son golüsününüz sevgili Görmez. Tereyağından kıl çeker gibi aldı istediğini.  Buradaki tereyağı da siz oluyorsunuz hatırlatayım. İktidar sizi ekmeğe sürüp yedi afiyetle. Şimdi kimse AKP’ye ne yaptınız siz diyemez. İhale size kaldı, hadi geçmiş olsun.
Diyanet İşleri Başkanı olarak camilerinde koskoca yaz boyu çocuklara 10 sayfa Kuran-ı kerim okutamamışken, cemaate secdede ayaklarını kaldırmanın namazı bozacağını söyleyememişken, namaz kılanın önünden geçmenin günah olduğu konusunda bile cemaati  uyarmamışken, cami cemaatinin %50’sinden fazlasının dini altyapısında senin imamlarından/vaizlerinden/hocalarından çok cemaatlerin katkısı varsa, yani sen kendi cemaatine hala doğru düzgün bir şeyler öğretemezken “Aman Ortodokslar din hocasından mahrum kalmasın” diye çabalamanın alemi ne?
Müslümanlara katkı sağlayamıyorum bari Ortodokslar için bir şeyler yapayım çabası mıdır bu koşa koşa gittiğin misyon?
İlla ki biri bu diyalogu gerçekleştirecekse, bırak kavramın aksiyon şefi Amerika’dan gelip yapsın o işi. Ki tecrübelidir, karşılığında Atina’da bir camii olmadı bir cemaat okulu sözü bile alır. Belli mi olur bakarsın seneye Türkçe olimpiyatlarında Yunanlı bir çocuk “ Çayeli'nden öteye gidelum yali yali.” diye türkü bile patlatabilir, kim bilir.
Diyelim ki mutlaka bir yer açılsın diye içinde büyüdükçe büyüyen  bir istek ve coşku  var ve sen buna gem vuramıyorsun, o zaman karşında AYASOFYA mahzun mahzun bekliyor, Ayasofya’nın açılmasına önayak ol. Ol da makamının insanı mısın daha yukarıdaki makamların insanı mısın, Diyanet İşleri Başkanı mısın, Diyalog İşleri Başkanı mısın anlayalım, Sevgili Mehmet görmez.

Sanat Camiasının Şehitlerle imtihanı: Nora Ephron Örneği...


Sanat camiasının jargonuyla konuşmak gerekirse; bizi biz yapan değerler farkındalıklarımızın toplamından başka bir şey değildir aslında.  Aşağıda okuyacağınız şeyler işte sırf bu yüzden sadece bir uyandırma, ülke gerçeklerine kıçını dönüp yatan sanatçı/şarkıcı, yazar/çizer, ve bilimum entelektüel/elit  güruhu ayak uçlarıyla dürtme girişiminden öteye bir şey değildir. Bir linç girişimi hiç değildir. Lafı kıçından anlamayın diye en başta söylemiş olalım…

Terör eylemlerinin tırmandığı bir haftanın sonunda 4 şehit verdiğimiz bir günde Amerikalı film yönetmeni, senarist ve yazar Nora Ephron da göçüp gitti bu dünyadan.
Sanat ve medya dünyasının 09 uçlu kalemleri “Şu gökkubbede ne hoş bir seda idin sen Seda Sayan pardon Nora” tarzı yazılar ve tivitler döşediler Nora Ephron’un ardından. “Bunda ne var, çok normal şeyler bunlar azizim?” diyeceksiniz. Ki size canı gönülden katılıyorum hacım.
Yapsınlar tabi, onlar öldüklerinde de birileri onlar için ‘badem gözlü’ diyecektir mutlaka. Da bu kör güruh şehit haberlerinden sonra kınalı kuzular için neden birkaç kelam etmediler, şehitlerimize rahmet yakınlarına metanet dilemediler, onu merak etmekteyim affınıza sığınarak.
Sonra şunu da merak etmekteyim; terörü lanetleyen bir iki yazı, tivit çiziktirmediler mesela?
Mesela işte neden bu vatan için seve seve canını veren insanları Nora Ephron kadar yazılarıyla omuzlarına alıp taşımadılar birkaç adım? Arkalarından 1 Fatiha 3 ihlas okumadılar. “Onlar biz konforlu yataklarımızda uyurken bizim için dağlarda şehit düşen kahramanlardı” cümlesini kuramadılar?
Nora Ephron sanat camiası için, mühimdir, göz ardı edilemezdir, anılası kişiliktir eyvallah da, o 20 yaşındaki delikanlılar sizin ekmeğini yediğiniz ülkenin bekçileridir, unuttunuz mu?
Verginizi ödüyor olmanız onlara borcunuzun olmadığı anlamına gelmiyor. Zira sizin paralarınız o canların diyeti değil.
Bu kadar rahat olmanızın altındaki sebepleri fena halde merak etmekteyim sevgili post modern elitler ve elitcikler.

Hani şu kürtaj meselesinde benim bedenim diyenler gencecik insanların bedenine sıkılan kurşunları hızlı olduğu için mi göremediler acaba. Çığırtkanlık konusunda maharetinizi terör konusunda da göstermiş olsaydınız bu ülkenin terör diye bir sorunu olur muydu acaba?
Terör her ne kadar hükümetlerin sorunu olsa da siz yani bu ülkede ağzından çıkan her sözün öyle ya da böyle haber olduğu kişiler, laf olsun diye değil de çözüm olsun diye bir şeyler söyleseniz ya. Şehitlere Nora kadar sahip çıksanız ya…
Size ekmek veren ülkenin evlatlarına göstermelik de olsa bir teşekkür ediverseniz mesela.
İncileriniz mi dökülürdü acaba…

Uçağımızı Ruslar mı düşürdü?



Türkiye’ye ait  RF-4E tipi keşif uçağının Akdeniz’de düşürülmesi sonrası ilk haberler uçağımızın Suriye tarafından düşürdüğünü şeklindeydi. Oysa Suriye 8 saat boyunca resmi olarak “Evet, ben düşürdüm” dememişti.

Aslında o bölgede (Lazkiye açıkları,) bir uçak düşmüşse bu ya arızadan düşmüş olmalıydı ya da Suriye düşürmeliydi. Zira bir hava sahası ihlali varsa bu Suriye’nin hava sahası olabilirdi sadece. Kaldı ki Suriye bir iç savaşla cebelleşiyordu ve reflekslerini kontrol edememiş olabilirdi pekala.  Hoş, sebep aramaya ne gerek vardı basbayağı Suriye düşürmüştü, aksini söylemek körlük olurdu.

Uçağın düşmesinen itibaren garip şeyler olmaya başladı. 24 saat boyunca tek bilinen şey “Suriye uçağımızı düşürdü” cümlesinden ibaretti. “Uçak orda ne arıyordu, ne yaşanmıştı, sınır ihlali var mıydı, pilotların akıbeti neydi?” gibi sorular henüz cevaplanmamıştı.

Sonrası gelişmeler ve hükümetin aşırı soğukkanlı halleri de akıllara başka soruları getiriyordu. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı açıklamalar da gösteriyor ki –her ne kadar kendisi Suriye vurdu dese de- Suriye’nin uçağımızı vurması için bir sebep yoktu.  Sınır ihlali olmadığı halde sınır ihlali var demelerine rağmen “Acil kanal yayını, uyarı, inmeye zorlama, olmadı uyarı ateşi” gibi prosedürleri uygulamayı unuttu. Suriye sınırdan Türkiye’ye birkaç pare top atışı yapsa bir füze yollasa daha mantıklı sebepler bulurdu mutlaka.

Suriye her ne kadar bir iç savaş yaşıyor olsa da bu kadar pervasız davranamaz. Türkiye’ye ait bir uçağı düşürmek Beşar Esat için kendi ipini çekmek olur. Ki bunu en iyi bilen de Esat olmalı. Türkiye her ne kadar muhalifleri destekliyor olsa da bu yeterli bir sebep olamaz. Zira Suriye PKK’ya elaman sağlayarak zaten karşı hamlelerini yapıyor el altından. Esat için Türkiye’ye açık bir meydan okuma demek kendi sonunu hazırlamaktan başka bir şey değil. Kaldı ki  uluslararası kamuoyu tam da böyle bir şey bekliyor müdahale etmek için. Türkiye’nin de buna cevap vermeyeceğini öngörmekse imansız.

Diyelim ki bu oldu ve Suriye uçağımızı düşürdü. Neden müşterinin üzerine çay döken garson havasında arama faaliyetlerine katıldı? Yaptığı şeyin sonuna kadar arkasında durmadı da kısık sesle ve 8 saat sonra evet biz yaptık dedi?

Savaş çığırtkanlığı olsun diye söylemiyorum sadece meraktan soruyorum; Suriye savaş sebebi sayılacak bir eylem yaptıysa, biz hala niye diplomatik kanallar da diplomatik kanallar diye ısrar ediyoruz? Ne Suriye tarafında ne de bizim tarafımızda sava için olası tedbirler ve hazırlıklar yok?  (Sınıra asker sevkiyatı, meclisin toplanması vs.)

Şimdi gelelim olaydan 3 gün öncesine: Rusya, Çin, İran ve Suriye’nin ortak bir askeri tatbikat yapacaklarının taraflar tarafından resmen duyurulmuştu.

Rus resmi haber ajansı İnterfax ise geçen hafta iki Rus amfibi gemisinin Suriye'ye doğru yola çıktığını duyuracaktı okurlarına.

Küçük bir detay bilgi daha: Genelkurmay uçağımız kayıp derken Rus internet sitesleri uçağın düşürüldüğünü kesin bir şekilde biliyorlardı.

Rusya’nın Lazkiye yakınlarında bulunan Tartus Üssü’nde füze rampaları olduğunu biliyoruz ve uçağı düşüren füzenin de buradan ateşlendiğini artık sağır sultan bile biliyor.

Bu füzelerin yakın zamanda teslim edildiğini ve Suriyeli askeri mürettebatın henüz eğitimini bitirmediğini öngörmek o kadar da zor olmasa gerek.

Yani hala havada seyreden bir uçağı vuracak füzeyi ateşlemek için Ruslara ihtiyaçları vardı.

Not:Ben hala ülkücü kanadın, mesela Devlet Bahçeli’nin bu konuda neden net bir açıklama yapmadığını merak ediyorum…

Bakanlar Neden İstifa Edemiyor?

Suudi Arabistan'a silah fabrikası inşaatı kararıyla eleştirilere hedef olan İsveç Savunma Bakanı istifa ediyor.
İsveç batılı ülke, demokrasi orada gelişmiş diyebilirsiniz ama beğenmediğiniz Peru'da bile isyancılarla mücadelede yetersiz oldukları gerekçesiyle eleştirilen savunma ve içişleri bakanları istifa edebiliyor.
Litvanya sadece fikri anlaşmazlık yüzünden bir bakan istifa edebiliyor.
Pek de sevmediğiniz Yunanistan’da müze soyuluyor hırsızların içinde bakan yok, herhangi birini de tanımıyor ama bakan istifa ediyor.
Burun kıvırdığınız Sudan’da şeker fabrikasının açılışı geciktiği için Bakan istifa edebiliyor.
Almanya'nın Hessen eyaletinde bile iki bakan küçük bir problemde istifa ediyor.
Japanya gibi Uzakdoğu ülkelerindeki örnekleri hiç saymıyorum. Oralarda gerekirse harakiri bile yapıyorlar.
Bizde çok büyük krizlerde bile hükümetteki bakanlar koltuklarından vazgeçemiyor, istifa etmeyi düşünmüyor.
Neden?
Bizdeki bakan koltukları çok mu konforlu acaba? Mesela işte oturunca bi rehavet çöküyor da insanın üstüne kalkası mı gelmiyor. Tamam, koltuk da sende kalsın, alıp gidebilirsin dense istifa ederler mi?
Yoksa ekmek aslanın ağzında ve aslan da Afrika’da safaride olduğu için mi “Maaşlı sigortalı üstüne lojmanlı özel arabalı bi iş bulmuşum bırakır mıyım hacı, sekreter bile veriyorlar lan” durumu mevcut?
Gurur denen şey, milletvekili dokunulmazlığı kapsamında dokunulmaz kılındığı için mi görev alanı içinde yolunda gitmeyen şeyler olduğunda bu durum bakanların gururuna dokunmuyor acaba?
Hoş, biz Türkler aslında gururlu bir milletizdir, “Ne bakıyon lan?” diye atar yapıldığında bile gurur yapıp Allah ne verdiyse dalabiliriz. Öyle gururluyuz, gururluyuz da...
Ortada koca bir kriz oluyor, herkes şikayetçi herkes eleştiriyor ama bizde bakanlar -Aladağlar'dan serin- hiç üzerine alınmıyor, istifayı düşünmeyi bile düşünmüyor.
Yoksa, düşünüyor da yapamıyor mu?
Cezaevlerinde isyan çıkıyor 13 mahkûm ölüyor, yaralılar var, olay başka cezaevlerine sıçrıyor vs. ama bakan yerinde duruyor. Suç vantilatöre atılıyor ve konu kapanıyor.
Bir günde 8 şehit veriyoruz – daha fazla şehit verdiğimiz zamanlar da oldu elbet- sorumlu bakan hala koltuğunda.
Dünyaca insansız hava aracımız var ama 300 teröristi görememişiz, görmesi gereken kurumlar da insansız, istifa edemeyecek kadar vicdansız. Öyle mi acaba?
Evet Türkiye’de istifa kurumu tıkır tıkır işleseydi ülke bakan ve bürokrat istifalarından geçilmezdi o da ayrı bir şey tabi ama nazarlık olsun, ne bileyim 1 tane de olsun istifa olmaz mı 50 yıllık (yoksa daha az mıydı süre) demokrasi tarihimizde?
Demokrasi demişken, seçim sistemimizden bahsetmemek ayıp olur. Zira bu ülkedeki tüm kötülüklerin olmasa da bir kısmının anası bu sitem çünkü.Demokrasinin de içine eden, temsili demokrasiyi demokrasi temsiline, diktaya çeviren şeyin adı seçim sistemidir bu topraklarda. Bir bakan istifa edemiyorsa sebebi de seçim sistemidir.
Nasıl mı?
Öncelikle geniş seçim bölgesi ve lider sultası. Vekili vekil yapan, sonra da “Gel kardeşim bakan oldun, hadi hayırlı olsun.” diyen liderse, “ Hacı ben kaçtım, istifa ediyorum” diyebilir mi sevgili bakanımız. Durum bu kadar basit de değil aslında, mebus olabilmek için öncelikli şart biraz paraya kıymaktır.  Zira bu ülkede paran yoksa kimse sana oy vermez bu seçim sisteminde. Zira etkilemen gereken vatandaş değildir, parti üyeleri değildir, delegelerdir, yönetimdir, liderdir. Bu yüzden de biraz para saçman, reklam yapman, birilerini etkilemen gerekir basit anlatımla.  Yeterli paran yoksa o zaman seni sırtında taşıyacak gerektiğinde lideri bile etkileyecek bir sponsor ne bileyim parası olan bir destekçi bulman lazım. Yetenek boşa gitmesin amaç.
Sende bakan ışığı varsa bunları aramana gerek yok zaten, Amerika’da olsan bulup getirirler adamı. “Yok aga, ben böyle iyiyim de” diyemezsin, “Amaç vatana hizmetse her daim hazırım koşa koşa da gelirim” dersin, dedirtirler. İşte, seni mebus yapan sonra da o bakanlık koltuğuna oturtanları ezip geçebilir misin?  
Gurur yapıp istifa edebilir misin?
Bir kere daha düşün hafız. 
Söyle şimdi; yapabilir misin?

An Gelir Anlarsın


Sen, çiçeklerin en sahtesi, en hayırsızı.
Lal eder lisanı adındaki namert sızı.
Kalbimden parça parça söksem de seni
Kaldı hain köklerinin ayaz kesiği yaraları.
İzleri, kokuları, çıkmıyor ihanet parçaları.

“Sen en güzel bahar yağmurlarının”
Çamurlaşmış toprağı lekesi, kirisin
Silmişim, yıkanmışım, arınmışım senden
Lakin aklımdan çıkmaz kötü hatıraların.
Sen hangi ara bir tuz parçasına dadandın?

Aptal yaralı bir keklik olsa da yürek
Eski acılarına sarmaz yaralarını.
Sen hangi yaralı hevesin esirisin?
Parça parça olsa da dönmez geri
Atılan taşta bile vardır gururun izleri.

Sorular var zihinlerde taştan ağır yükü
Lakin kelimeler kayıp, cümleler sağır.
Arsız yüzlerde utanç maskesi tebessümüyle
Oturur, bahane doğrayan manasız sorular 
Geçmiş insanı öldürmez, sadece hırpalar.

Koşarak gittiğin kaçtığın geçmişindir.
Sen hangi geçmişin yorgun atısın
Mazinin harmanında gelecek ararsın.
Bir kız çocuğunun gözündeki leke
Sabah şarkılarının anlamsız nakaratısın.
Sen, çiçeklerin en sahtesi, hayırsızısın.

An gelir gerçek güneş gibi tepede
Yakar, karartır ruhunu, eritir, utandırır.
Yıkıp gittiğin hangi dulda kaldı arkanda
Senin çıplak yüzüne gölge olacak.
Ağlamak birkaç tuzlu damladan ibaret
Ve kocaman yalan, ya boğacak ya yakacak.

An gelir anlarsın, anlamadıklarına ağlarsın.

Ayasofya AKP'nin Yumuşak Karnıdır

“Din” konusu İktidar partisi için CHP’nin ağzına sürmekle tehdit ettiği biber, “keserim hee” dediği bahçeye kaçmış plastik top, olmadı Demokles’ ten ödünç aldığı kılıçtı. Başbakan her fırsatta bu kılıcı ana muhalefet partinsin başının üzerinde sallamaktan çekinmedi.  CHP ise ne yârin kara kaşından kara gözünden geçti ne de serden, ne geçmişiyle hesaplaşabildi ne de bu konuda kendisini sağlam temellerle savundu.
“Ayasofya ibadete açılsın” parantezi, işte tam da şimdi CHP ile AKP arasındaki din eksenli siyaset tartışmasının kırılma noktası olabilecek potansiyele sahip bir konu bu yüzden. 
Sinan Aygün’ün STV Haber canlı yayınında söylediği “Camiler üzerinden siyaset yapmak yanlış, Sayın Başbakan’a sesleniyorum samimiyse Ayasofya’yı ibadete açsın gidip eline öpeceğim” cümlesi ile konu tamamen farklı bir boyut kazandı. Hayır, Sinan Aygün başbakana yaşlı imasında bulunmadı, “ Ayasofya ibadete açılsın, başbakanın ardında namaz kılacağım”  derken de ‘ben sana imam Hatipli olamazsın demedim imam olamazsın dedim’ demeye de getirmedi sözü.  
“AKP Ayasofya’yı a-ça-maz” diyordu tam da.
Başbakan ‘CHP camileri kapattı’ derken de samimi değil, pragmatist siyaset yapıyor demeye getirmiyordu, doğrudan evet, pragmatist siyaset yapıyorlar diyordu.
Sinan Aygün’ü seversiniz ya da sevmezsiniz ama hakkını vermek gerekir ki -her ne kadar CHP adına konuşmadığını söylese de-  Ayasofya konusundaki sözleri son zamanlarda partide göremediğimiz “akıllı siyasetin ya da muhalefetin” ta kendisi diyebiliriz.
 Zira Ayasofya AKP’nin yumuşak karnıdır, üzerinde oturduğu daldır, aksayan ayağı, bir küçük taşın değmesini bekleyen aşık kemiğidir.
Dilerse büyük bir halk desteğiyle Ayasofya’yı ibadete açabilmeye muktedirdir iktidar.  Cami olmak ise Ayasofya’nın kaderidir. Ayasofya mutlaka bir gün cami olacaktır.
Amaaa…..
Ama işte ortada duran, at ölüsü kadar ağır, at gibi kokan, burunları sızlatan bir gerçek vardır.
İktidar, bunu yapabileceği hususunda hiç de olumlu bir imaja sahip değildir.
Zira iktidar her ne kadar muhafazakâr kimliği ile övünürse övünsün, kendine takdirnameler çerçeveletsin, başbakan Mevlana’dan, Yunus Emre’den yetmediği yerde Pir Sultan Abdal’dan sözler okusun şiir gibi, cumalarda bayramlarda camilerde pozlar verilsin endam endam boy boy;  konu icraata geldiğinde elle tutulur bir sonuç görmek mümkün değil.
Aksine menfi doneler var elimizde. Kapatılan kuran kursları, yıkılan, elektriği kesilen camiler ve yerine yapılan AVM gibi. . .
“Cami mi, kur’an kursusu mu? Ne bu irtica bilader?” deyip yıkmıyorlar da, siz kaçak yapısınız, sizin bina sağlam değil, sizin borcunuz var gibi daha teknik sebeplerle sessiz sedasız yapılıyor bunlar üstelik.
  
İşte bu yüzden Ayasofya iktidar partisi için tam bir sırat köprüsü, samimiyet testi, mihenk taşı. AKP açık açık bu dine hizmet edebilir mi sorusu hala zihin salıncağımızda sallanıp duruyor bu yüzden. Bu yüzden “Ayasofya ibadete açılır mı?” sorusu kuşku kadar belirsiz, ve umutsuz bir soru bu iktidarın zamanlarında.
Halep ordaysa orada kalsın, bırak Suriye iç meselesini, sen gel bak burada arşın, gezelim Ayasofya’yı kılalım namazımızı konulu kompozisyon ödevi sonrası işte hendek işte deve şarkısını Rahmetli Barış Manço’dan dinleyebiliriz. Seçim şarkısı olarak.  Yani CHP bilerek ya da bilmeyerek rüzgarın yönünü değiştirdi, sağ açıkta boşluğu yakaladı, hücuma o kanattan devam edebilir ya da AKP’nin aşık kemiğine taşı atabilir.